Powered By Blogger

Merhaba!

Başağın Huzur Köşesi'ne hoşgeldiniz. Dileğim, bloğumu bütün izleyenlerin, sayfalarımda huzur bulmasıdır.
Henüz yapım aşamasında olan bloğumda, ilerleyen zamanla birlikte, sizi gün boyu yaşadığınız streslerden uzaklaştıracak, aynı zamanda faydalı bilgiler kazanacağınızı umduğumbir dünyanın kapısı aralanacak.
Hep birlikte, kimi zaman gül bahçelerinde gezine ceğiz, kimi zaman, gurubu seyredeceğiz dalgaların beyaz köpük lerden güller saçtığı sahillerde...
Kimi zaman, türk şiirinin üstad larının mısralarına tutunarak, İstanbul'un ihtişamını bir başka tepeden seyredeceğiz, yorulduğumuzda Faruk Nafiz'in "Hanı"n da konaklayarak duvarlardaki yazıları şişesi is bağlamış bir lambanın ışığında okuyacağız.
Kimi zaman, bir ebru teknesinin üzerine eğilerek rengârenk hayallerimizi seyre dalacağız.
Bir kaç yüzyıllık bir yazma kitabın sayfalarına nakşedilmiş altınlar, kuyumcu vitrininde gördüklerimizden çok kamaştıracak gözlerimizi...
Minyatürlerin zaman tünelinden geçerek "Alice" gibi farklı bir dünyaya adım atacağız. Eski, yeni bir sürü kitabı yeniden keşfedeceğiz birlikte...
Hazret-i Muhammed (s.a.v.)'in hadisi şeriflerini okuyarak şerefleneceğiz, Mevlana'nın özlü sözleriyle tefekküre dalacağız, Yunus Emre'nin mısralarıyla bir kere daha öğreneceğiz dünyaya kavga için değil, sevgi için gel diğimizi...
Kimi zaman örgü örecek, dikiş dikeceğiz. Sevgiler!
































8 Temmuz 2012 Pazar

HAYDAR AMCA ÇOCUK KİTAPLARI SERİSİNDEN SEÇMELER




TUZAKTAKİ CEYLAN

Çaylak, kaplumbağa ve fareden ibaret olan candan sevgili üç arkadaş ormandaki pınarın hemen kenarını kendilerine yurt edinmişler yaşayıp gidiyorlardı.
Bir gün üç arkadaş su kenarında oturmuş sohbet ediyorlardı. Ansızın büyük bir hayvanın o tarafa doğru koşarak geldiğini gördüler.
Hepsi birden hemen sohbeti bırakıp korku ile yerlerinden sıçradılar ve sağa sola koştular.
Çaylak hemen yüksekçe bir dala konarak gelenin kim olduğuna dikkat etti.
Gelen bir ceylandı. Çaylak hemen arkadaşlarına seslenerek korkulacak bir şey olmadığını haber verdi. Yine hepsi daha önce toplandıkları yere döndüler.
Meğer ceylan kaplumbağanın eski arkadaşıymış. Onu tanıyan kaplumbağa:
“-Bu telâşının sebebi nedir?”
Diye sordu. Ceylanın heyecanı hala geçmemişti.
“-Ormanın iç kısımlarında bir patırtı işittim ve bunu avcı sanıp oradan kaçtım.”
Diye cevap verdi.
Kaplumbağa eski arkadaşına dönerek:
“-Korkma!” dedi. “Çünkü biz buralarda avcı görmedik. Bak burada bizim yerimiz çok güzel. Suyumuz bol ve otlağımız zengindir. Dilersen bizimle kal.”
Bu teklif ceylanın canına minnetti. Hemen kabul etti. Böylelikle dört arkadaş her gün toplanarak başlarına gelmiş ve işitmiş oldukları şeyleri birbirlerine anlatıp pek tatlı günler geçiriyorlardı.
Bir gün yine aynı toplandılar. Fakat ceylan toplantı saatine geç kalmıştı. Biraz daha beklediler yine gelmedi. Merak etmeye başladılar.
Kaplumbağa, fareye döndü ve:
“-Acaba ceylan kardeşin başına bir şey mi geldi? O hiç böyle gecikmezdi.”
Diyerek endişesini belirtti.
Farenin de içine bir şüphe düşmüştü. Kaplumbağanın endişesini haklı buluyordu:
“-Belki de şu anda avcılar peşine takılmıştır.” Dedi.
Kaplumbağa, farenin sözünü yarıda kesti.
“-Ah! Ceylan olmak da ne büyük tehlike! Avcılar onun etine bayılıyorlar.”
Bu arada çaylak söze başladı:
“-İyi ki ben bir ceylan değilim.”
Diye konuştu.
Hep beraber çaylağın bu sözüne güldüler. Fare arkadaşlarına dönerek:
“-Şimdi gülmeyi bırakalım da yapılacak işe bakalım.” Dedi.     
Kaplumbağa:
“-Şimdi yapacağımız iş nedir?” diye sordu.
Fare:
“-Arkadaşımızı hep beraber aramalıyız.” Dedi.
Böyle zamanlarda arama işi çaylağa ait bir vazife idi. Kaplumbağa ile fare, çaylağa:
“-Haydi, şöyle etrafı bir dolaş da gel bakalım.”
Çaylak uçtu, etrafı yokladı. Ceylan bir tuzağa düşmüştü. Derhal geri dönerek arkadaşlarına vaziyeti bildirdi.
Fare ile çaylak, arkadaşlarını kurtarmak için derhal harekete geçtiler. Kaplumbağa de onlarla birlikte gitmek isteyince fare ona:
“- Sen oraya varıncaya kadar yıllar geçer. Senin kanadın mı var ki uçasın? Vücudunda hafiflik mi var ki koşasın?”
Kaplumbağa da:
 “-Öyle ise dostlarım siz vakit geçirmeden hemen gidiniz. Ben yavaş yavaş gelirim.” Dedi.
Çaylak, fareyi pençesine atarak havalandı. Az sonra ceylanın tuzağa düştüğü yere varmışlardı. Fare, ceylana yaklaşarak şöyle dedi:
“-Sen açıkgöz ve akıllı bir kimsesin. Nasıl oldu da böyle bir belaya çattın?”
Ceylan cevap verdi:
“-Akıl, kaza ve kadere ne yapabilir?”
Fare, arkadaşının bu sözüne:
“-Evet, çok doğru söyledin. Mukadderatın önüne geçilmez.” 
Diyerek karşılık verdi.
Bu esnada çaylak hemen alelacele etrafı şöyle bir dolaşıp gelmişti:
“-Üzülmeyin, bu ormanda hiç avcıya rastlamadım.” Dedi.
Ceylan:
“- Sen görmemiş olabilirsin ama bu civarda avcılar pek eksik olmaz.”
Fare de ceylanın sözlerini tasdik etti:
“- Sen görmesen bile mutlaka bu civarda mutlaka avcı vardır. Yoksa bu tuzak kendi kendine kurulmadı ya! Onu kuran avcı belki de birazdan çıkagelir.”
Onlar böyle konuşurken kaplumbağa da geldi. Ceylan onu görünce:
“- Sen buraya gelmekle iyi etmedin. Farenin ipleri kestiği sırada avcı buraya gelecek olurda ben hemen koşarım. Fare de bir delik bulur saklanır. Çaylak uçar gider. Fakat sen ağırsın. Kolay kolay hareket edemezsin. Avcının seni ele geçirmesinden korkarım.”
Kaplumbağa:
“- Ne yapayım, dostlarımdan uzak yaşayamıyorum.”
Tam sözlerini bitirmişti ki avcı uzaktan göründü. Fakat fare tuzağın iplerini kemirip koparmıştı. Ceylan ok gibi yerinden fırlayıp kaçtı. Çaylak uçtu. Fare de bir delik bulup girdi.
Meydanda sadece kaplumbağa kalmıştı. O hiçbir yere kaçamadı. Sadece taş gibi durup kafasını içine çekmişti.
Avcı iplerin kesik olduğunu görünce çok üzüldü. Sağa sola bakarken kaplumbağa gözüne ilişti. Hemen onu yerden alarak torbasına yerleştirdi.
Ceylan, fare ve çaylak, bu defa kaplumbağanın başına gelenlere çok üzüldüler. Onu kurtarmak için bir çare düşünmeye başladılar. Ceylan.
“- Çok üzüldüm, ben kurtulurken o felakete uğradı. “
Fare.
“- Biz zaten ona tembih etmiştik buralara kadar gelme diye. Sözümüzü dinlemedi, geldi.”
Çaylak, fareye dönerek:
“Fare kardeş1 Bu şekilde kızmanın bir faydası yok. Şu anda arkadaşımızı kurtarmak için bir tedbir düşünelim.”” 
Fare de söylediklerine pişman olmuştu:
“-Haklısın kardeşim. Laf ile işler yürümüyor. İş lâzım iş…”
“- Ne gibi bir iş?”
“- Yapabileceğimiz bir iş tabii. Şimdi herkes arkadaşımızı kurtarmak için bir plan hazırlasın. Hangisi en güzel olursa onu uygularız.”
Sonunda fare kurnazca bir plan hazırladı. Plana göre ceylan en kestirme yoldan avcının önüne çıkmış, güya ayağı kırılmış ve yaralıymış gibi yere yatmıştı.
Çaylak da güya ceylanın gözlerini oyuyormuş gibi numaralar yapıyordu.
Avcı uzaktan durumu görünce kendi kendine :
“- Tamam, işte tuzaktan kurtulup kaçan ceylan bu olmalı.” Diye düşündü ve o tarafa doğru koşmaya başladı. Ceylana yaklaşınca dehşetle irkildi. O da ne? Bir kuş zavallı ceylanın gözünü oymaya çalışıyordu. Avcı artık bu ceylanın kendi tuzağından kurtulan ve ayağı kırılan hayvan olduğuna iyice inanmıştı. Hemen torbasını bir tarafa atarak ceylanı tutmaya gitti. Avcı yaklaştığı sırada ceylan yerinden kalktı ve kaçmaya başladı. Güya yaralı olduğu için topallıyor ve pek hızlı koşamıyordu. Avcı, onu tutacağım diye habire peşinden geliyordu. Böylelikle yarım saat kadar ceylan avcıyı oyalamış ve onu iyice yormuştu. Bu arada fare torbanın ipini keserek arkadaşını kurtardı ve beraberce evlerinin yolunu tuttular. Ceylan farenin çizdiği plana göre hareket edip avcıyı birgüzel yorduktan sonra bütün kuvvetini bacaklarına vererek evine gitti.
Avcı, yaralı ceylanın birdenbire hızlanarak kaçmasına çok şaşırmıştı.
“-Allah Allah… Rüya mı görüyorum yoksa.” Diye söylenmekten kendini alamadı. “Madem ki böyle koşacak hali vardı neden biraz evvel kuş gözünü oymaya çalışırken hiç kımıldamıyordu bile?”
Bir şey daha avcının dikkatini çekmişti. Kuş o kadar kafasını, gözünü gagaladığı halde ceylandan bir damla kan bile çıkmamıştı.
“- Bunda da bir iş var.” diye düşündü.
Ceylandan tamamen ümidini kesince torbasının yanına döndü. Yorgunluktan bitap bir halde idi. Bu defa iplerin koparılmış olduğunu gördü. İçindeki kaplumbağanın da kaçtığını anlayınca biraz önce kendisini oyalayan ceylanın halini gözünün önüne getirdi.
“- Acaba ben aklımı mı kaçırdım?” Diye düşündü.
Ceylan tuzağa düşmüşken tuzağın iplerinin kesilmesine, sonra onun gözlerini oyan çaylağın durumuna, daha sonra ceylanın topallayarak önüne çıkmasına, en sonunda torbanın iplerinin de kesilerek içinden kaplumbağanın kaçmasına bir türlü akıl erdiremiyordu. İçine bir korku düştü:
“-Galiba burası cin, peri ve sihirbazlarla dolu bir yer!”
Diyerek hiçbir şeye bakmadan oradan kaçmaya başladı. Avcının böyle pür telaş köye geldiğini gören hanımı merakla sordu:
“- Nedir bu halin böyle? Seni hiç bu şekilde görmemiştim.”
Avcının konuşacak hali kalmamıştı:
“-Cin, peri, ceylan…” diye kekeledi. Sonra bir bardak su istedi. Hanımı ona bir tas ayran getirmişti.
Avcı ayranı içtikten sonra anlatmaya başladı:
“- Aynı rüyaya benzer şeyler gördüm. Tıpkı masallardaki gibi…”
Sonra bütün olup biteni tek tek anlattı. Bir daha o çevreye avlanmaya gitmeyeceğine yemin etti.
Böylece birbirine candan bağlı dört samimi arkadaş, yuvalarında ömürlerinin sonuna kadar mutlu ve güven içinde yaşadılar.


KAYNAK:Haydar Amca Çocuk Kitapları
Seri:B
TUZAKTAKİ CEYLAN
Nakleden:
Haydar Haydar Yavuz Giritli
İBRETLİ ÇOCUK HİKAYELERİ SERİSİ NO.11

6 Temmuz 2012 Cuma

BAHÇEDEN BALKONA


BAHÇEDEN BALKONA

Yaz mevsiminin tam ortasında olduğumuz şu günlerde hepimiz kendimize kavurucu sıcaklardan sığınabileceğimiz serin bir köşe aramaktayız. Bugün otomobillerle ancak ulaşabildiğimiz şehrin ta öbür ucundaki serin ve gölgeli köşeler eskiden yanı başımızdaydı.
Tahmin ettiğiniz gibi bahçelerden söz ediyorum.
Bugün bahçe dendiğinde aklımıza ilk gelen ya bazen oturmak için boş bir bank bile bulamadığımız parklar ya da yüklü bir masrafı gözden çıkarmadıkça serinliğinden yararlanamadığımız çay bahçeleri.
Oysa eskiden her evin bir bahçesi vardı. Etrafı yıkık dökük de olsa duvarlarla çevrili bahçelerin içinde iki katlı kârgir evler… Çocuklarımızı korkusuzca salıverdiğimiz bahçemiz… Gündüz ikindiden sonra bir parça serinlik için kendimizi attığımız kendi bahçemizdi. Sıcaktan uyku tutmadığı bunaltıcı yaz gecelerinde kendi bahçemizdeki çardakta gecenin ilerleyen saatlerine kadar otururduk. Ekstradan masrafa gerek yok; Kuruyemişler kilerden, karpuz buzdolabından, çay mutfaktaki demlikten, hem de sınırsız. Yine de arada bir çocuklar “acıktık” derse, ekmeğin üzerine biraz tereyağı, üzerine reçel…
Bahçelerimiz; Toprağın yeşermeye başladığı ilk günlerle beraber gül, yasemin, şebboy kokan bahçelerimiz. Babaannemin evinin de böyle güzel bir sürpriz bahçesi vardı. Niçin “sürpriz bahçe” adını verdiğimi anlatacağım.
Babaannemin evi, Hacı Kasım Mahallesi’nde idi. Binaya dışarıdan bakıldığında yalnızca kalın duvarlar, küçük bir pencere ve bordo yağlıboyalı bir tahta kapı görünüyordu. Bu haliyle sanki bütün ev, tek göz bir odadan ibaretmiş gibi duruyordu.
O tahta kapı açılıp ta içeri girildiğinde sağ tarafta iki oda, bir sofa ve sofanın penceresinin açıldığı terası görmek sürprizin ilk bölümünü oluşturuyordu. Asıl sürpriz aşağıdaydı.
Sokak kapısının tam karşısında aşağıya doğru önce birkaç merdiven sonra eğimli bir koridorun sonundaki kapı zemini şıma bir alt sofaya açılıyordu. Babaannem çok eskiden bu sofaya hasır sererdi.
Asıl sürpriz ise sofanın diğer kapısını açtığınız zaman başlıyordu. Enva-i çeşit ağaç ve çiçeklerle donanmış harika bir bahçe…
Bahçenin, komşunun eviyle sınır teşkil eden duvarı sekiler halinde yükseliyordu. Babaannem bu sekilere çiçek saksılarını dizmişti. Saksıda yetişebilen hemen her çiçekten vardı; Her biri bir sultan küpesini andıran küpe çiçekleri, renkleri ile olduğu kadar kokularıyla da insanı hayran bırakan renk renk karanfiller, salkım salkım pembe çiçekler açan begonyalar, yaprağına el değer değmez etrafına hoş bir koku salarak adeta “hoş geldin” diyen ıtırlar…
Bahçeye girmeden önce küçük bir taşlık vardı. Taşlığın ortasında etrafı taşlarla çevrili yuvarlak bir toprak parçası üzerinde yetişmiş olan asmanın dalları üst katın terasına kadar uzayarak kapının altında bir çardak oluşturmuştu. Yazın sıcaktan içeride bile oturamadığımız saatlerde bu çardağın gölgesinde serinlerdik. Babaannem, bahçeyi kendine göre bölgelere ayırmıştı. Taşlığa yakın kısımlara çiçek dikmişti. Sarılı-kırmızılı, morlu siyahlı şebboylar, narçiçeği renginde kınaçiçekleri,  Ortaları rengârenk empirme kumaşları hatırlatan kocaman çiçekleriyle sarı, kırmızı, beyaz zambaklar, marula benzeyen yaprakları küçükken evcilik oyunlarımın kurbanı olan pembe, mor kır menekşeleri… Çiçeklerini Sümerbank’ın vitrininde gördüğüm divitin kumaşların desenlerine benzeterek hayran olduğum hercai menekşeler,  ferahlatıcı kokusu insanın içinin derinliklerine kadar işleyen beyaz limon çiçekleri, kadifeye benzeyen bordo çiçeklerinden takma tırnak yaptığım yıldız çiçekleri, sarı kasımpatılar… Yapraklarından buram buram narenciye kokusu yayılan mandalina ağacı ve onun dibini süsleyen açık mor hanım çantası çiçekleri… Bir yüzü yeşil, bir yüzü kırmızıya çalan pembe meyvesiyle şeftali ağacı… Yere düşen çiçeklerini toplayarak soluncaya kadar hayranlıkla seyrettiğim nar ağacı…  Meyvesi yalnız bize değil bütün mahalleye yetip de artan bereketli mor patlıcan inciri…  Annemin ve yengemin, adeta bal damlayan mürdüm rengi meyvelerinden kavanoz kavanoz reçel yaptığı “amas eriği”  ağacı …  
Ve nihayet çiçekleri kraliçesi, bahçelerin tartışmasız hâkimi güller; Eşsiz kokuları muhteşem duruşlarıyla rengârenk, çeşit çeşit güller: Siyaha çalan koyu kırmızı rengiyle “kadife gülleri”, mangaldaki közleri andıran kırmızı ışıltısıyla “ateş gülleri”, yeşil yaprakların arasına serpilmiş gibi duran “sarmaşık gülleri”.  Kardeş kardeş aynı dalı paylaşan “yediveren gülleri”.Tamamen açıldığında neredeyse bir yemek tabağı çapına ulaşan reçellik ve şurupluk “pembe tabak gülleri”
Babaannem, bahçenin ta dibine, çiçeklerin sona erdiği alana mevsimine göre sebze dikerdi. Karalâhana, pazı, marul, taze soğan, kabak, nane, maydanoz gibi sebzeleri pazardan almaya gerek kalmadan bahçeden toplardı. Yani “bahçeden tencereye”… Bahçenin bir köşesinde, tavukların çıkıp gezinebilecekleri kadar bir alanı tel örgü ile çevirerek küçük bir kümes yapmıştı. “ sebzeler, meyveler bahçeden, yumurta kümesten.” Tavuklar kuluçka düştükleri zaman civcivlerin yumurtadan çıkacakları günü heyecanla beklerdik. Duvardan atlayarak bahçeye giren kediler de evin artıklarından nasiplerini alırlardı.
Üç aşağı beş yukarı hemen her evin bahçesinde aynı güzelliklere rastlamak mümkündü. Biz kiracı olduğumuz için ara sıra ev değiştirmek zorunda kalıyorduk. Babaannemin evininki kadar olmasa bile bizim oturduğumuz evler de bahçeliydi. Özellikle son oturduğumuz evin bahçesi tek kelimeyle muhteşemdi. Teknik ressam olan ev sahibimiz, evin bahçesini de içi kadar güzel tasarlamıştı.  Evin bahçesinin alanı, binasının kapladığı alanın üç katıydı. Bahçedeki yüksek çam ağaçları, dişbudak ağaçları, başta sarı, turuncu, kırmızı, beyaz olmak üzere her renkten güller, sarı sarı zerrinler, fulyalar, mor, beyaz, pembe sümbüller, papatyalar, menekşeler, bahar dalları anlatılmaz güzellikteydi. Her evin bahçesinde olduğu gibi bizim evin bahçesinde de sebzeler ve kümes için alanlar ayrılmıştı.
Bu kadar ağaç ve çiçeğin bulunduğu yere kuşlar gelmez mi? Sabahları kuş cıvıltıları arasında kahvaltı ediyorduk. İkindiden sonra dallardaki mekânlarına dönen kuşlar yine etrafı şarkılara boğuyorlardı.
Bazen akşam yatarken; “Gece yarısı kalkıp bahçeye çıksam acaba güllerin dalında bülbül görür müyüm?” diye düşünerek uykuya dalardım.
Ancak her güzel şeyin bir sonu vardır ya! Birgün evini bize kiralayarak Ankara’ya yerleşmiş olan ev sahibimizden bir mektup aldık. Ankara’da apartman dairesinde yaşayamıyormuş, evini, bahçesini, denizi özlemiş. Geri dönecekmiş. Oradan da taşınmamız gerekiyordu. Annemle birlikte ayaklarımız su toplayıncaya kadar bahçeli kiralık ev aradı. Trabzon kazan, biz kepçe… Ancak sonunda, iki cephesinde de balkonu bulunan ve arka cephesi, evin sahibine ait olan bahçeye bakan bir apartmanın ikinci katını bulabildik. Aynı zamanda annemin ilkokuldan arkadaşı olan eski ev sahibimizi mağdur etmemek için apar topar yeni evimize taşındık.
Bahçesiz bir evde oturmak! Sokak kapısını açtığında adımını bahçeye değil merdiven sahanlığına atmak! Tüm gün dört duvar arasında yaşamak, dört duvar arasında sıkılınca nefes alacak bir açık alan olmaması nasıl bir şeydi? Bahçesiz, çiçeksiz; kuşları ve kedileri görmeden nasıl yaşanırdı ki?
Annem sokakta rastladığı eski komşulara yeni evimizden bahsederken: “Bahçesi yok ama iki cephesinde kocaman balkonları var. Çok havadar, bir taraftan sokağa, diğer taraftan Zağnos Köprüsü’ne bakıyor.” diye anlatıyordu.
Annem eve taşındıktan sonra ilk iş olarak evdeki saksı çiçeği sayısın arttırmaya başladı. Çiçekleri olan komşularımızın ve yengemin yaptığı “ayırtma” katkılarıyla kısa zamanda iki balkonumuz içinde rengârenk çiçekler açan saksılarla doldu. Balkonların kenarları yetmediği için bir birer sıra saksı da balkonların içine dizmiştik. Balkonlarda saksılardan adım atacak yer kalmamıştı. Çamaşır asarken çamaşırlar çiçeklere değiyor, bazen çiçekler zarar görüyor bazen de çamaşırlar kirleniyordu. Çiçeklerin yaprakları kuruyup döküldüğünde, saksılardaki çiçekleri suladığımızda ise sular ve topraklar balkonun mozaik zeminine dökülüp kirletiyordu. Oysa bahçeli evler ne güzeldi. Çiçekler, ağaçlar kendi alanlarında, insanlar kendi alanlarında birbirini rahatsız etmeden yalayıp gidiyordu.
Balkonlar çok güneş aldığı için öğlenden sonra hava almaya balkona çıkamıyorduk. İçeride tıkılıp kalıyorduk. Kışın ise şiddetli rüzgâr aldığı için balkonlara ancak çamaşır asmak için çıkabiliyorduk.
Bahçeden balkona geçmek hiç de iyi bir şey değildi.

11 Haziran 2012 Pazartesi


ÖRÜMCEĞİN ÖYKÜSÜ

Yaslanın arkanıza!
Şimdi size son derece ibret verici bir hikâye anlatacağım.
Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde…
Neyse sözü fazla uzatmayacağım. Biliyorum hepinizin zamanı dar ve kıymetli…
Küçük bir apartman dairesinde yaşlı bir çift yaşıyormuş.  Birbirine pek düşkün olan bu iki yaşlı insan, mecbur olmadıkça hiç birbirinden ayrılmazmış.
Bir gün yaşlı kadın, evinin banyosunu temizlerken kalorifer borusunun duvarla birleştiği köşede bir örümcek görmüş. Kadın duvarlara maşrapa ile su döktükçe örümcek önce irkiliyor, sonra da fayansın köşesine örmüş olduğu ağının incecik tellerine korkudan sıkı sıkı yapışıyormuş.
Allah(c.c.)’n bütün yaratıklarına merhametli bir gözle bakan yaşlı kadın duymasa da o anda örümceğin belki bir nokta büyüklüğünde olan kalbinin nasıl küt küt attığını hissedebiliyormuş.
Kadın önce “Acaba zehirli midir? Gece biz uyurken yanımıza kadar gelip bize zarar verir mi?” diye düşünerek telaşa kapılmış.
Ancak evinin başparmağı parmak bile olmayan bir köşeciğini kendisine yuva edinen örümceği öldürmeye gönlü razı olmamış.
Gürültüden kaçıp gitsin diye birkaç kere süpürgenin sapıyla duvara kuvvetlice vurmuş. İyice korkan örümcek, yuvasının iplerine daha da sıkı sarılmış. O zaman yaşlı kadın, örümceğin o incecik ve dayanıksız yuva içinde kendini ne kadar çok güvende hissettiğini anlamış. Banyonun o köşesini yıkamaktan vazgeçmiş. “Bir-iki gün sonra nasıl olsa kendiliğinden gider. O zaman temizlerim.” diye düşünmüş.
Yaşlı kadın banyonun o köşesini temizleyebilmek için her gün örümceğin yuvasının yakınlarına dikkatli bir şekilde su serpiyormuş. Her defasında, sudan irkilerek ağına daha sıkı yapışan örümceği görerek vazgeçiyormuş.
Sonunda yaşlı kadın örümceğin ölmedikçe yuvasını terk etmeyeceğini anlamış. “Bir örümceğin ömrü ne kadardır ki? Nasıl olsa ömrü bitince kendiliğinden ölecek. Orayı da o zaman temizlerim.” diye düşünerek örümceğe de yuvasına da dokunmamaya kesin karar vermiş.
Sonra ellerini açarak Rabbine: “Allahım! Bunu sen yarattın, ona rızık verdin, evimin bir köşesini yuva olarak verdin. Senin yarattığın, koruduğun ve kolladığın bir canlıyı öldürme hakkını ben kendimde nasıl görebilirim? Ancak onun zehirli olmasından ve bize zarar vermesinden korkuyorum. Sen bizi ondan gelmesi muhtemel zararlardan koru!” diye yakararak dua etmiş.
Artık her sabah elini yüzünü yıkarken örümceği orada mı diye bakıyormuş. Zamanla yaşlı kadının içinde örümceğe karşı merhameti de aşan, tıpkı kedilere ve köpeklere duyduğu gibi bir sevgi oluşmuş.
Böylece bir müddet geçmiş. Yaşlı çift ve örümcek aynı evde birbirlerine zarar vermeden yaşayıp gidiyorlarmış.
Bir gün yaşlı kadın fatura ödemek için eşini evde yalnız bırakarak sokağa çıkmış. Aynı gün içinde birkaç fatura ödediği için bir hayli zaman kaybetmiş. Ancak akşamüzeri eve dönebilmiş.
Sokağa girdiğinde ta uzaktan evin kapısının önünde polis arabasını ve ambulansı görmüş. “Eyvah! Ben yokken kocama bir şey olmuş. Acaba kalp krizi mi geçirdi? Ayağı bir yere mi takılıp düştü? Polis arabasının burada işi ne? Yoksa eve hırsız girdi de kocama bir kötülük mü yaptı?” diye telaşla evine koşmuş.
O da ne? Polisler hiç tanımadığı bir adamı ambulansa bindiriyorlar. Eşi ise polislere heyecanlı heyecanlı bir şeyler anlatıyor.
O sırada ambulans görevlilerinin: “Biz gerekli müdahaleyi yaptık. Adam yavaş yavaş kendine gelmeye başladı. İsterseniz hemen kelepçeyi takın.” Dediğini duymuş.
Hep birlikte polis arabasına binmişler. Hep birlikte karakola gitmişler. Yaşlı kadının eşi karakolda, evde yalnızken eve hırsız girdiğini, kendisine bıçakla saldırdığını, tam bıçağı saplayacakken aniden hırsızın çığlık atarak kendi eline bir şamar indirdiğini ve öylece yere yıkıldığını, kendisinin de bunu fırsat bilerek polisi ve ambulansı aradığını heyecanla anlatıyormuş.
Hırsız tam olarak kendine gelince ifadesinde, tam bıçağı ev sahibine saplayacakken elinde korkunç bir acı hissettiğini, gayr-i ihtiyari kendi eline bir şaplak indirdiğini, bıçağın elinden düştüğünü ve bayıldığını anlatmış.
Yaşlı çift gece yarısına doğru karakoldan evlerine dönmüşler. Eşinin saldırıya uğradığı odaya giren kadın, hırsızın baygınlık geçirdiği yere dikkatli bakınca orada örümceğinin ölüsünü bulmuş. 

Yazan: Başak Ayçin Dönmez
Telif hakkı saklıdır. Kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.

10 Haziran 2012 Pazar




GÜNAYDIN DOSTLAR!

Bugün size mutluluk üzerine bir kıssa anlatacağım. Hani şu hepimizin arayıp arayıp ta bir türlü bulamadığından şikayet ettiği mutluluk.
Hikayemizin adı: 
DÜNYANIN EN MUTLU ADAMININ GÖMLEĞİ

Bir varmış bir yokmuş. Çok eski zamanlarda, yaşadığı ülkenin en zenginlerinden biri olan bir adamın genç bir oğlu varmış. Gencin yediği önünde yemediği arkasında imiş. Fakat nedense her sabah uyandığında kendini çok mutsuz hissediyormuş. Akşama kadar amaçsız amaçsız oradan oraya dolaşıyor, akşam olduğunda uzandığı yatağında sabaha kadar gözüne bir uyku girmiyormuş. Öyle ki yemeden içmeden bile kesilmiş. Sonunda hastalanmış. 
Mutsuz gencin ülkede gitmediği hekim kalmamış. Sonunda bir hekim, gence; Dünyanın en mutlu insanın gömleğini giyerse iyileşebileceğini söylemiş. 
Çaresiz genç, bu defa dünyanın en mutlu insanını aramaya başlamış. Kime sorsa, ona kendisini mutsuz edecek bir şeylerden bahsediyormuş. Methini çok duyduğu yaşlı bir bilgeye danışmaya karar vermiş. 
Bilge, mutsuz gence, dünyanın en mutlu insanının komşu ülkede bir dağda çobanlık yaptığını söylemiş. Genç başlangıçta şaşırmış. Yaşlı bilge söze "Komşu ülkede..." diye söze başladığında, dünyanın en mutlu insanının komşu ülkenin kralı olduğunu söyleyeceğini zannetmiş.
Yaşlı bilgeden mutlu çobanın yaşadığı yerin yol tarifini alan mutsuz genç dünyanın en mutlu insanına ulaşabilmek için yollara düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Sonunda yaşlı bilgenin söylediği dağa ulaşmış. 
Güneş te tam tepedeymiş. Bir bakmış; Kendi yaşlarında birbir genç bir ağacın gölgesinde keyifle kaval çalıyor, biraz ileride bir koyun sürüsü kendi halinde otluyor.
Genç, çobanın yanına yaklaşmış, selam verdikten sonra kendini tanıtmış, derdini anlatmış. Sonra dünyanın en mutlu insanı olduğundan emin olmak için çobana bazı sorular sormuş. Aradığının o genç olduğundan emin olunca,çobandan şifa için kendisine bir defalığına giymek üzere gömleğini vermesini istemiş. Çoban gençten özür dileyerek:
 "Sana yardım etmeyi çok isterdim ama benim gömleğim yok ki!" diye cevap vermiş.

1 Mayıs 2012 Salı

BİR DEVRE ADINI VEREN ÇİÇEK LALE



soğanı ile birlikte lale 

pembe lale

erguvan rengi lale

sarı lale bahçesi

mürdüm rengi lale

kırmızı lale bahçesi

erguvan rengi lale bahçesi



BİR DEVRE ADINI VEREN ÇİÇEK: LALE
İlkbahar, ılık rüzgârlarıyla kendini hissettirirken, parklarda ve bahçelerde laleler, narin boyunlarını sonbahardan beri gömülü bulundukları topraktan ilkbaharı müjdelercesine uzatmaya başladılar. Adı ilkbaharla birlikte anılan bu ince uzun boyunlu çiçek hakkında biraz sohbet edelim.
Anavatanı Batı Asya olan laleyi süs bitkisi olarak ilk Osmanlılar yetiştirmiştir. Pek çok rengi olan lale, XVI. Yüzyılda yurdumuzdan Avrupa’ya götürülmüştür. Çiçeği sarığı andıran laleye Avrupalılar, “tülbent” anlamına gelen “tulipe” adını vermişlerdir.
XVII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nda lale yetiştirmeye çok önem verilmiştir. Renk renk, çeşit çeşit laleler, Osmanlı saraylarının başlıca süsü olmuştur.
Lale motifi, mimaride çeşme, cami ve türbelerin süslemelerinde kullanılmıştır. Bir kitap süsleme sanatı olan tezhipte, kâğıt süsleme sanatı olan ebruda, el yazması kitapların cilt kapaklarında lale motifleri kullanılmıştır. Lale formu başörtü deseni olarak da çok tercih edilen bir motiftir.
Lalelerin ilkbahar bahçelerinde çok önemli yeri vardır. Farklı renkleri aynı alanda karışık dikildiğinde seyrine doyulmaz güzellikler oluşur.
Tarihte, saray bahçelerinin çiçeği olan lale, çiçeklerin dilinde asil bir aşkın sembolü olarak kabul edilmiştir. Gerek Halk gerekse Divan edebiyatında lale, çiçekler arasında en fazla kullanılan mazmunlardandır. Ilık bahar rüzgârlarında bahçelerde zarif boyunlarıyla nazlı nazlı salınan rengârenk laleler, şarkılarımıza da ilham kaynağı olmuştur. Son dönem İran edebiyatında kırmızı lale şehâdeti, tamamen açılmış olan lalenin ortasındaki siyah bölüm ise şehide ağlayan gözü temsil etmektedir.
Lale, zambakgillerden, yaprakları uzun ve mızrak şeklinde bir bitkidir. Sapının üstünde bir tek çiçek bulunur. Lalenin çiçekleri çeşitli renklerde düz olduğu gibi, alacalı da olabilir.
Laleler, soğandan yetiştirilir. Lale soğanları, sonbaharda toprağa dikilir, ilkbaharda çiçek açar. Lale yetiştirmek oldukça güç ve emek isteyen bir iştir. Laleler, en çok suyu iyi süzen, kumlu, hafif toprakları, çok havadar ve aydınlık yerleri sever. Lale, açık alanda yetiştirilecekse, Ekim’den Kasım’a kadar 15-20’şer santim aralıklarla ve 8-10 santim derinliğe dikilmelidir.
Saksıda yetiştirilecekse her saksıya 3 soğan dikilir. Saksılar, Eylül’de açık alanda toprağa gömülür. Üzeri 5 santim toprakla örtülür. Kasım’ın 15’inden sonra saksılar, topraktan çıkarılarak limonluğa alınır.
Lale soğanları çok dayanıklıdır, bütün yıl toprakta kalabilirler. Lalelerin yaprakları kuruyunca, topraktan çıkarılan soğanları,  yeniden dikilinceye kadar kuru bir ortamda muhafaza etmek gerekir. Topraktan çıkarıldıktan sonra lale soğancıkları ikiye ayrılır.
Laleler tohumdan da yetiştirilebilir. Tohumlar Mayıs-Haziran’da ekilir. Tohumdan çıkan bitkiler, 4-5 yıl sonra çiçek verir. Tohumdan yetiştirilen lalelerin renklerine hemen hükmedilemez. Çünkü renkleri henüz sabit değildir. Sonraki yıllarda renkleri değişebilir.
Lale soğanları, olgunlaşmaları için Haziran sonuna kadar toprakta bırakılır. Topraktan çıkarılmaları için güzel bir hava seçilir. Soğancıklar, eski kökleri çıkarıldıktan sonra başparmakla ovularak eski kabukları düşürülür. Bu işi yaparken, soğanları yaralamamak, güneş ışığından korumak gerekir. Soğanlar yeteri kadar kuruduktan sonra içi gözlere ayrılmış kutulara konur. Bu kutuların her gözü numaralanır, lalelerin sınıfları alfabetik olarak belirtilir.
Sonbaharda dikilen lalelerin soğanları, ilkbaharda çiçekleri çıktıktan sonra  çürür, yerine yeni soğanlar oluşur.
Lale soğanları, yazın topraktan çıkarılmazsa sonbaharda ilk soğuklar başlayınca, soğuktan kaçarak, toprağın derinliklerine çekilirler. Baharda arandıklarında eski yerlerinde bulunamazlar. Çok derine kaçtıkları için yaz ortasına doğru başka yerlerden çıkarlar. Bu arada pek çoğu çürüyüp yok olur. Bu yüzden lale soğanlarını zamanında topraktan çıkarıp koruma altına almak şarttır.
 Her soğandan bir tek lale çıkar. Laleler, katmerli ya da yalın kat olabilirler. Gündüz güneş ışığının etkisi ile iyice açılan laleler, akşamları yeniden toparlanır.
Sohbetimizi, koca bir devre adını verdikten sonra yakın zamana kadar  adeta unutulmuş olan lalenin serzeniş dolu mısralarıyla noktalayalım:

LALE

İsmimi bir devre verdim
Öyle makbul bir çiçektim
Sonra beni unuttular
Toprağımı kuruttular

Bugün ise parklarımızı ve bahçelerimizi kaplayan lalelerin meydana getirdiği doyumsuz renk cümbüşü, ülkemizde laleye hak ettiği eski itibarının iade edildiğini göstermektedir.

Hazırlayan: Başak Ayçin Büyükkurt / Dönmez 



11 Nisan 2012 Çarşamba

ÇÖLLERİN GÜZEL GÖZLÜ YARATIĞI CEYLAN

Ceylan derisi üzerine yazılmış kûfî hatlı Kur'ân-ı Kerîm sayfası
(Telif hakkı olduğu için resim küçültülmüştür.)


CEYLAN
Fotoğrafın kaynağı:www.xresimleri.comceylan-resimleri-

HERKESE GÜZEL SABAHLAR!

Ülke ve dünya gündeminin can sıkıcı olaylarla çalkalanıp durduğu bu gergin sabahta size dağların ve çöllerin güzel gözlü ahusu diye nam salmış, türkülerimize konu olmuş edebiyatımızın mazmunları arasında en çok işlenmiş olan bir canlıdan söz etmek istiyorum: Ceylan

Evet, “ahu gözleriyle”, “ürkek bakışlarıyla”, “seke seke çaydan geçişiyle” sevgili ile özdeşleştirilen ceylan, cüsse bakımından keçiden küçük bir antilop türüdür. Yaşam alanları çoğunlukla çöller olan ceylanların boyları 1.15- 1.50 cm. arasında değişmektedir. Renkleri sarı kum renginde, boynuzları yay şeklindedir.

Ceylanların gözlerinin güzelliği şarkılarda, türkülerde ve şiirlerde bolca işlenmiştir.

Ceylanların gözpınarlarından alt dudaklarına doğru inen çizgiler, gözlerini çok daha güzel ve çekici gösterir. İşte bu farklı çizgi ceylanı sanki ağlıyormuş da gözünden yaş sızıyormuş gibi gösterdiğindendir ki türküde:

“Ağlama ceyran balası, sızlama ceyran balası”

“Gider gözuv karası, gider gözuv karası”

diye ceylanın gözlerinden inen bu ince çizgiye dikkat çekilmiştir. Bilindiği gibi Âzerî ve Türkmen Türkçelerinde ceylana “ceyran” denilmektedir.

“gözuv”: Kerkük Türkçesinde “gözün” demektir.

Arapça adı: Ğazâl” olan ceylanın Farsça karşılığı : “Âhû” dur.

Şair bir yandan sevdiğinin kendisine verdiği cefalardan sitem ederken bir yandan da:

“Âhû gözlüm kar yağdırdın başıma” diyerek gözlerini ceylana benzetmektedir.

Bir Kerkük türküsünde kız, kendisine laf atan oğlana cevabını kendi gözlerinin ceylan kadar güzel olduğunu söyleyerek yapıştırmaktadır:

Erkek:

“Hacı Farac’ın kızısan gözleruv sürmeli”

“Gel mene göster gözler men alim seni”

Kız:

“Git git git güzel oğlan gözümü neynisen?

“Dağlarda bala ceyran hiç görmeyipsen?”

ben:ben

gözleruv:gözlerin

neynisen: ne yapacaksın

bala ceyran: yavru ceylan

görmeyipsen: görmedin mi?

Ceylanın anavatanı Kuzey Afrikadır. Bazı Batı Asya bozkırlarında da rastlanır. Ceylanlar çoğunlukla sürü halinde yaşar. Bazen erkek, dişi ve yavru halinde çekirdek aile olarak da görülebilirler. Ceylanlar dağlarda yırtıcı hayvanlara karşı güç oluşturabilmek için elli atmış başlık guruplar halinde gezerler. Ceylanın rengi bulunduğu yerde kendini kamufle etmesini sağlar.

Ceylanlar, öğlenden sonraları geviş getirirken, aralarından birini nöbetçi bırakırlar. Nöbetçi ceylan hem otlamaya devam eder hem de çevreyi kollar. Erkek ceylanlar, dişilerini korur. Tehlike sezen ceylanlar hemen kaçarlar. Aslında sanıldığı kadar ürkek olmayan ceylanlar insana saldırmazlar. Erkek ceylanlar, dişileri elde etmek için aralarında dövüşür. Dişi ceylanın gebelik süresi altı aydır. Bir batında tek yavru doğurur. Yavrusunu bir yıl boyunca yanından hiç ayırmaz. İnsanlar, ceylanları eti ve derisi için avlar. Ceylan derisi işlenerek kâğıt haline getirilip üzerine yazı yazılabilir. Kütüphanelerimizde ceylan derisi üzerine yazılmış Kur’an-ı Kerîmler vardır. Ceylanlar evcilleştirilebilir. Ancak soğuk iklimlere götürmemek gerekir. Soğuğa dayanamazlar.