Powered By Blogger

Merhaba!

Başağın Huzur Köşesi'ne hoşgeldiniz. Dileğim, bloğumu bütün izleyenlerin, sayfalarımda huzur bulmasıdır.
Henüz yapım aşamasında olan bloğumda, ilerleyen zamanla birlikte, sizi gün boyu yaşadığınız streslerden uzaklaştıracak, aynı zamanda faydalı bilgiler kazanacağınızı umduğumbir dünyanın kapısı aralanacak.
Hep birlikte, kimi zaman gül bahçelerinde gezine ceğiz, kimi zaman, gurubu seyredeceğiz dalgaların beyaz köpük lerden güller saçtığı sahillerde...
Kimi zaman, türk şiirinin üstad larının mısralarına tutunarak, İstanbul'un ihtişamını bir başka tepeden seyredeceğiz, yorulduğumuzda Faruk Nafiz'in "Hanı"n da konaklayarak duvarlardaki yazıları şişesi is bağlamış bir lambanın ışığında okuyacağız.
Kimi zaman, bir ebru teknesinin üzerine eğilerek rengârenk hayallerimizi seyre dalacağız.
Bir kaç yüzyıllık bir yazma kitabın sayfalarına nakşedilmiş altınlar, kuyumcu vitrininde gördüklerimizden çok kamaştıracak gözlerimizi...
Minyatürlerin zaman tünelinden geçerek "Alice" gibi farklı bir dünyaya adım atacağız. Eski, yeni bir sürü kitabı yeniden keşfedeceğiz birlikte...
Hazret-i Muhammed (s.a.v.)'in hadisi şeriflerini okuyarak şerefleneceğiz, Mevlana'nın özlü sözleriyle tefekküre dalacağız, Yunus Emre'nin mısralarıyla bir kere daha öğreneceğiz dünyaya kavga için değil, sevgi için gel diğimizi...
Kimi zaman örgü örecek, dikiş dikeceğiz. Sevgiler!
































11 Nisan 2012 Çarşamba

ÇÖLLERİN GÜZEL GÖZLÜ YARATIĞI CEYLAN

Ceylan derisi üzerine yazılmış kûfî hatlı Kur'ân-ı Kerîm sayfası
(Telif hakkı olduğu için resim küçültülmüştür.)


CEYLAN
Fotoğrafın kaynağı:www.xresimleri.comceylan-resimleri-

HERKESE GÜZEL SABAHLAR!

Ülke ve dünya gündeminin can sıkıcı olaylarla çalkalanıp durduğu bu gergin sabahta size dağların ve çöllerin güzel gözlü ahusu diye nam salmış, türkülerimize konu olmuş edebiyatımızın mazmunları arasında en çok işlenmiş olan bir canlıdan söz etmek istiyorum: Ceylan

Evet, “ahu gözleriyle”, “ürkek bakışlarıyla”, “seke seke çaydan geçişiyle” sevgili ile özdeşleştirilen ceylan, cüsse bakımından keçiden küçük bir antilop türüdür. Yaşam alanları çoğunlukla çöller olan ceylanların boyları 1.15- 1.50 cm. arasında değişmektedir. Renkleri sarı kum renginde, boynuzları yay şeklindedir.

Ceylanların gözlerinin güzelliği şarkılarda, türkülerde ve şiirlerde bolca işlenmiştir.

Ceylanların gözpınarlarından alt dudaklarına doğru inen çizgiler, gözlerini çok daha güzel ve çekici gösterir. İşte bu farklı çizgi ceylanı sanki ağlıyormuş da gözünden yaş sızıyormuş gibi gösterdiğindendir ki türküde:

“Ağlama ceyran balası, sızlama ceyran balası”

“Gider gözuv karası, gider gözuv karası”

diye ceylanın gözlerinden inen bu ince çizgiye dikkat çekilmiştir. Bilindiği gibi Âzerî ve Türkmen Türkçelerinde ceylana “ceyran” denilmektedir.

“gözuv”: Kerkük Türkçesinde “gözün” demektir.

Arapça adı: Ğazâl” olan ceylanın Farsça karşılığı : “Âhû” dur.

Şair bir yandan sevdiğinin kendisine verdiği cefalardan sitem ederken bir yandan da:

“Âhû gözlüm kar yağdırdın başıma” diyerek gözlerini ceylana benzetmektedir.

Bir Kerkük türküsünde kız, kendisine laf atan oğlana cevabını kendi gözlerinin ceylan kadar güzel olduğunu söyleyerek yapıştırmaktadır:

Erkek:

“Hacı Farac’ın kızısan gözleruv sürmeli”

“Gel mene göster gözler men alim seni”

Kız:

“Git git git güzel oğlan gözümü neynisen?

“Dağlarda bala ceyran hiç görmeyipsen?”

ben:ben

gözleruv:gözlerin

neynisen: ne yapacaksın

bala ceyran: yavru ceylan

görmeyipsen: görmedin mi?

Ceylanın anavatanı Kuzey Afrikadır. Bazı Batı Asya bozkırlarında da rastlanır. Ceylanlar çoğunlukla sürü halinde yaşar. Bazen erkek, dişi ve yavru halinde çekirdek aile olarak da görülebilirler. Ceylanlar dağlarda yırtıcı hayvanlara karşı güç oluşturabilmek için elli atmış başlık guruplar halinde gezerler. Ceylanın rengi bulunduğu yerde kendini kamufle etmesini sağlar.

Ceylanlar, öğlenden sonraları geviş getirirken, aralarından birini nöbetçi bırakırlar. Nöbetçi ceylan hem otlamaya devam eder hem de çevreyi kollar. Erkek ceylanlar, dişilerini korur. Tehlike sezen ceylanlar hemen kaçarlar. Aslında sanıldığı kadar ürkek olmayan ceylanlar insana saldırmazlar. Erkek ceylanlar, dişileri elde etmek için aralarında dövüşür. Dişi ceylanın gebelik süresi altı aydır. Bir batında tek yavru doğurur. Yavrusunu bir yıl boyunca yanından hiç ayırmaz. İnsanlar, ceylanları eti ve derisi için avlar. Ceylan derisi işlenerek kâğıt haline getirilip üzerine yazı yazılabilir. Kütüphanelerimizde ceylan derisi üzerine yazılmış Kur’an-ı Kerîmler vardır. Ceylanlar evcilleştirilebilir. Ancak soğuk iklimlere götürmemek gerekir. Soğuğa dayanamazlar.


7 Nisan 2012 Cumartesi




İLKBAHAR
Nisan’ın başlarında olduğumuz şu günlerde, güneş her yeri
iyice ısıtmaya başladı. Cemreler düştükten sonra ısınan hava ile birlikte
ilkbaharın ılık tatlı havasını iliklerimizde hissetmeye başladık.
İlkbahar, uzun donuk bir kışın ardından tabiatın yeniden
canlanma zamanıdır. Bu mevsimde göçmen kuşlar gittikleri yerden döner,
ağaçların dallarına su yürür, kış boyunca soğuğa göğüs geren çıplak dallar önce
yeşil yeşil yapraklanmaya başlar. Ardından minik tomurcukları gün be gün açarak
ağaçlar birkaç günde rengârenk çiçeklerle donanır. Yeşil çimenlerin arasında
küçük gelinler gibi başlarını uzatan papatyalar, minik mavi mine çiçekleri
insanı kırlara davet eder.
Erkek güvercinler, güzel boyunlarındaki koyu yeşil halkalı
tüylerini kabarta kabarta “gu!” “gu” sesleriyle dişilerini aşka davet ederler.
İlkbaharda her yer canlıların sevimli yavrularıyla dolar.
İlkbahar, şairlere en çok ilham veren mevsimdir.
O şiirlerde, Eylül’ün kederli gözyaşları, Ekim’in ruhları
sarartan hüznüne yoktur. Şimdi, ilkbaharın ilhamı ile yazılmış birkaç şiirle
biz de ruhumuzu canlandıralım:
İLKBAHAR
İlkbahar sesinle gezinirsin bahçemde,
Geceler ışıl ışıl, günler masmavi olur.
Seni dinler dallarda kuşlar bile,
Yemyeşil bir zaman gözbebeklerinde uyur.

Gür saçların dökülür erguvan akşamlara…
Mutlu besteler söyler, sularda deli rüzgâr.
Silinir sevdaların mahzun ufkundan kara,
Sesin değen gönülde sonsuz bir bahar başlar.

İlhan Geçer

GÜLİSTAN
Meyden boşalıp doldu şafaklarla piyâlem,
Arz etti bir âlem ki bahar, aynı gülistan
Efsûn değil, efsâne değil gördüğüm âlem,
Gündüz-gece, derya ve kenar aynı gülistan.

Salkımlar açar, kuşların âhengi sesinde,
Güllerden uçan râyihâlar var nefesinde.
Kumral başı bir saksı ıtır penceresinde,
Hâliyle, hayaliyle o yâr aynı gülistan.

Takîbe koşar, bûseyi câm, işreti sohbet,
Her şeyde emel ra’şesi var, her yerde muhabbet.
Cennet görünür şevk ile her yer bu dem elbet;
Cânân ile birlikte mezar aynı gülistan.

Faruk Nafiz Çamlıbel

23 Mart 2012 Cuma

DENİZKABUKLARI ÖLMESİN



Bir sahil kenti çocuğu olarak tüm çocukluğum deniz kenarında geçti. Hele ilk hatırladığım evimiz denize o kadar yakındı ki denizi evimizin bahçesi, dalgaların beyaz köpüklerini bahçemizin gülleri sanırdım. Yaz boyunca bütün günümü geçirdiğim deniz kenarındaki kumların ve çakılların arasından topladığım deniz kabuklarından oluşan zengin bir koleksiyonum vardı. Güneşin ışınları vurdukça gökkuşağının yedi rengini veren içi sedefli midye kabukları, Hayat ve Ses mecmualarında resimlerini gördüğüm yelpazeleri andıran deniztarakları, anneannemin tespihinin imamesi gibi uzun ve sedefli deniz minareleri, kulağıma tutuğum zaman dalgaların hışırtısını işittiğim helezon şeklinde ve içi cilalanmış gibi parlayan denizkulakları ve daha niceleri… Hatta içi sedefli midye ve istiridye kabuklarımı acaba içlerinde inci oluştu mu diye zaman zaman kontrol ederdim.

Ancak o zamanlar onların, denizin içinden minik kollarımla uzanabildiğim derinlikten çıkardığım rengârenk ve saydam deniz taşlarından farklı olduklarını, bir canlının bedeninin bir parçası olduklarını bilmediğimden deniz kabuklarına süs eşyası muamelesi yapardım. Oysa onların hepsi denizin içinde iken tıpkı insan gibi canlı, hareket eden, beslenen, üreyen, bir tehlike ile karşılaştığında korkan, ölürken can acısı çeken varlıklardı.

Çocukken bunu bilmesem de hiçbir zaman bir deniz kabuğunu denizin içinden çıkarıp çakıllara atarak ölümüne sebep olmadığım için çok mutluyum. Zaten o zamanlar hiç kimse deniz kabuklarını denizden toplayıp karada öldürerek süs eşyası yapmakta kullanmazdı. Sadece dalgalarla sahile vuran ancak denize dönemediği için kendiliğinden ölerek kum ve çakılların arasında kuruyup kalmış deniz kabukları toplanırdı.

Fakat ilerleyen zamanla ters orantılı olarak merhamet duygusu azalan insanlara kendiliğinden karaya vurarak ölmüş deniz kabukları, denizyıldızlarının miktarı kâfi gelmedi. Artık bu sevimli deniz canlıları, saatlerce kumları ve çakılları eşeleyerek onların çoktan kurumuş kabuklarını toplayarak eteğine dolduran küçük çocukların masum oyuncakları olmaktan çıktı. Gözlerini para hırsı bürümüş olan yetişkinler, her biri Allah (c.c.)’ın yarattığı harikalardan birer örnek olan bu canlıların kabuklarının ticaretini yapmak için, giderek daha fazla kazanmak için deniz kabuklarını acımasızca katletmeye başladılar. Onları, yaşam alanları olan denizden ağlarla yakalayarak, yuva edindikleri kayalardan bıçaklarla kazıyarak karaya fırlattılar. Deniz suyundan mahrum kalan bu güzel hayvancıklar, kumların, çakıllarında üzerinde soluksuz kalarak topluca can verdiler.

Sonra içlerinde ki cansız bedenleri kurusun ve kabuklarından ayrılsın diye güneşin altında bırakıldılar. Kuruduktan sonra kabuklarını tutkallarla birbirine yapıştırarak süs eşyaları, biblolar, delerek küpeler ve kolyeler yaptılar. Onları özellikle denizsiz ülkelerden gelen turistlere satarak kanlı servetler edindiler. Bir canlıya bunca vahşeti ancak insan yapabilirdi.

Yazıma güzelliği yüzünden en çok katledilen deniz canlılarından olan denizyıldızının biyolojisini anlatan bir metinle son vermek istiyorum. Eminim onu okuduktan sonra buzdolabınızın kapağında veya evinizin bir yerinde kurutulmuş bir denizyıldızı varsa artık ona bakamayacaksınız.

Başak Ayçin Büyükkurt [Dönmez]


DENİZ YILDIZI

“Denizyıldızı, hayvanlar aleminin derisi dikenliler şubesine bağlı Asteroidea sınıfından olan deniz omurgasızlarına verilen ortak ad. Balıklarla az da olsa benzerlik gösterdiğinden nadiren yıldızbalığı olarak da adlandırılır. En tipik denizyıldızları beş kolludur ve bu kollar ile ortadaki gövde diskinin üstü sert dikenlerle kaplıdır.

Bilimsel Sınıflandırma

  • Alem: Animalia (Hayvanlar)
    • Şube: Echinodermata (Derisi dikenliler)
      • Sınıf: Asteroidea (Denizyıldızları)
        • Takımlar
          • Brisingida (100 tür)
          • Forcipulatida (300 tür)
          • Paxillosida (255 tür)
          • Notomyotida (75 tür)
          • Spinulosida (120 tür)
          • Valvatida (695 tür)
          • Velatida (200 tür)

Karaya vurmuş bir denizyıldızına daha ilk bakışta bu ilginç hayvanın adının nereden kaynaklandığı hemen anlaşı­lır. Derisidikenlilerden olan denizyıldızının görünümü, ortadaki bir diskin çevresinden ışınsal olarak uzanan kollarıyla gerçekten bir yıldız motifini andırır. Çünkü bazı türlerde kol sayısı değişirse de tipik bir denizyıldızının beş tane kolu vardır. Bu kolların ve ortadaki gövde diskinin üstü genellikle kemiksi levha­larla, kısa dikenlerle ve küçük kıskacımsı organlarla kaplıdır. İçi oyuk olan kolların alt yüzeyinde ise bir oluk boyunca sıralanmış çok sayıda kısa ve ucu kapalı borucuk bulunur. Bunlar denizyıldızının hem yer değiştirmesi­ni, hem de avlanmasını sağlayan "tüp ayak"larıdır.
Tüp ayakların hepsi gövdenin içini ağ gibi saran bir boru şebekesiyle bağlantılıdır. Göv­de diskinin üst yüzeyindeki küçük bir delikten içeriye çekilen su önce bu boruları, sonra tüp ayakları doldurarak ayakların gerilip dışarıya doğru uzamasını sağlar. Tüp ayaklar içeriye çekildiği zaman da su girdiği yoldan dışarı atılır. Bazı denizyıldızlarının tüp ayaklarının ucunda sert yüzeylere sıkıca tutunabilen birer çekmen (vantuz) bulunur.
Denizyıldızının başlıca besini mercan polip­leri, derisidikenlilerin öbür üyeleri ve midye, istiridye gibi yumuşakçalardır. Denizyıldızı bir midye ya da istiridye bulduğunda önce kollarıyla hayvanın çevresini sarar ve kabu­ğun iki yarısını (çenetleri) birbirinden ayır­mak için tüp ayaklarıyla sıkıca tutunarak çekmeye başlar. Yumuşakçanın çenetlerini birbirine bağlayan kaslar çok güçlüdür; ama saatlerce aynı kuvvetle çeken denizyıldızına uzun süre direnemez ve sonunda kabuk açılır. Denizyıldızı kabuğun içindeki bu yumuşak hayvanı yemek için midesini ağzından dışarı çıkarır ve avının üstünü midesiyle örterek sindirene kadar öylece kalır. Derisidikenlile­rin hemen hepsinde olduğu gibi hayvanın ağzı gövdenin alt yüzünde, boşaltım deliği (anüs) ise üsttedir.
Denizyıldızlarının bütün denizlere dağılmış 1.800 kadar türü vardır. Genellikle canlı renklerle bezenmiş olan bu türlerin çoğu Büyük Okyanus'un kuzeyinde, bazıları 6.000 metreye varan derinliklerdeki deniz tabanın­da çamura gömülü olarak yaşar
.
Denizyıldızlarının gövde disklerinin büyük­lüğü, kollarının sayısı ve uzunluğu türden türe değişir. Kolların iki ucu arasındaki uzaklık genellikle 20 cm kadardır; ama kol açıklığı 1 santimetreyi ancak bulan ya da 60 santimetre­yi geçen türlere de rastlanır. Orta Ameri­ka'nın batı kıyılarında yaşayan kısa kollu, geniş gövdeli denizyıldızlarında ise kol sayısı 50'yi bularak rekor düzeye ulaşır. Denizyıldızlarında kopan bir kol yeniden uzar, hatta bazı türlerde kopmuş küçük bir kol parçasın­dan yeni bir birey gelişebilir.
En ilginç türlerden biri de ılık denizlerde yaşayan ve mercan polipleriyle beslenen di­kentaçlı denizyıldızıdır (Acanthaster plancı). Kol sayısı 12 ile 19 arasında değişen, kol açıklığı ise 60 santimetreyi bulan bu denizyıl-dızının battığında acı veren dikenleri sümüksü bir maddeyle kaplıdır. Bu denizyıldızı ilk kez 1960'larda aşırı sayıda çoğalarak Avustral­ya'nın Büyük Set Resifleri'ndeki mercan ka­yalıklarına zarar vermeye başladığı zaman dik­katleri üstüne çekti. O yıllarda bu hayvanlar o kadar çoğaldılar ki bazen metre kareye 15 denizyıldızı düşüyordu. Mercan kayalıkları için tehlike yaratan bu çoğalmayı engellemek üzere pek çok denizyıldızı öldürüldü. Ama sonradan bu nüfus patlamalarının yaklaşık 70 yılda bir gerçekleştiği ve bir süre sonra çoğalmanın normal düzeye indiği anlaşıldı. Üstelik dikentaçlı denizyıldızı da ürkütücü görünümüne karşılık bazı deniz hayvanlarına yem olduğu için, bu saldırganlar denizyıldızı­nın aşırı çoğalmasını engelleyerek doğal den­genin yeniden kurulmasına yardımcı olur.”


Kaynak:
http://www.msxlabs.org/forum/hayvan-turleri/243378-denizyildizi-asteroidea.html#ixzz1pw2XEAuD

14 Mart 2012 Çarşamba

HAVADAN SUDAN KONUŞMAK



Merhaba sevgili dostlar!
Uzun zamandan beri bloğuma hiçbir şey yazmadığım için bugün kendimi birazcık da olsa bloğumla ilgilenmek zorunda hissettim.
Yayınlarımı önce tasarlayarak, sonra da işlem basamaklarına ayırarak hazırlayan birisi olarak benim için en zor işlerden biri de hazırlıksız, irticalen havadan sudan konuşmaktır. Çoculuğumuzda teyzemin kızı Feriha ile birlikte, çok sevdiğimiz biricik anneannemizin sesini teybe kaydetmeye bayılırdık. Anneanneme: "Anneanne şimdi sesini teybe alacağız, sonra da sana dinleteceğiz. Hadi konuş!" dediğmizde, anneaanemin: "Ne konuşayım?" cevabı bizim için başlangıç cümlesi olurdu.
Yine uzun yaz tatili günlerinden birinde Feriha ile oynarken canımız reç elli ekmek istemişti. Aslında yemekten yeni kalkmıştık. Ama çocukluk bu ya; Annanneme: "İlle de reçelli ekmek isteriz." diye tutturmuştuk. Yaşı yetmişe yaklaşmış olan anneanem yerinden kalkmaya üşenmiş ve: "Daha yeni öğlen yemeği yediniz, ikindide veririm." diyerek bizi başından savmıştı. İkindide reçelli ekmeği kendisine hatırlattığımızda, bize verdiği sözü unutmuş olmalı ki: " Ben öyle bir şey demedim. " diyerek kenara çekilmişti. Bu durum üç-dört gün böyle devam etmişti. İkimiz de henüz çocuk olduğumuz için beş kiloluk reçel kavanozundan reçel almaya çalışırken kavanozu kırmaktan ve reçeli etrafa dökmekten korktuğumuzdan kendimiz almıyorduk. Sonunda Feriha ile birlikte anneannemin sesini teybe kaydetmeye karar verdik. Babamın bir müddet önce almış olduğu kasetli teybi de yanımıza alarak anneannemin yanına gittik ve kendisinden reçelli ekmek istedik. Anneannem de her zamanki gibi:" İkindide vereceğim." dedi. İkindi olduğunda yine anneannemden reçelli ekmek istedik ve bize verdiği sözü hatırlattık.Ancak anneannem yaşlılığın etkisiyle bize verdiği sözü unutmuştu. biz de hemen teybi çalıştırarak bize verdiği sözü ona hatırlattık. Anneannem, o gün ikindide bize reçelli ekmek ziyafeti çekti.
Karnımız tok da olsa, annemin ve Feriha'nın annesi Nahide teyzeminyaptığı reçellerin tadı doyumsuz olurdu. Annem nelerden reçel yapmazdı ki?
Çilek, vişne, şeftali, ayva, incir, gül vs.
Çilek, vişne, şeftali, ayva gibi meyaları tam bollaştıkları mevsimde, halden kasa ile alırdı. Babaannemin evinin bahçesinde kocaman bir incir ağacı vardı. Meyvaları iri ve morkabuklu olur, incirleri biraz olgunlaştığında önce mor olan kabuğu ince çizikler halinde çatlamaya başlardı. Ardından tam ortasından çatlar, çatlak yerinde baloncuk şeklinde balı fışkırırdı. Hem taze hem de reçel olarak tadına doyulmazdı. Öyle bereketli idi ki amcamın çocukları Birten, Erdinç, Kadir ve Feriha bayağı üst dallerına kadar çıkarak meyvalarını toplar, ellerindeki hasır sepetlere doldururlar, ağaca çıkmaya korktuğu için ağacın dibinde onları seyreden bana da sık sık incir atarlardı. Babaannemin bahçesinin inciri mevsim boyunca sürekli meyva verirdi. Öyle ki, yengem, biz, diğer teyzem evimizin reçelini pişirdikten başka, mahalledeki komşulara da tepsi tepsi dağıtılırdı.
Reçellik ve şurupluk gül ihtiyacımızı da babaannemin bahçesindeki, bir yemek tabağı gibi kocaman açan pembe "tabak gülleri"nden karşılardık.

Sevgili dostlar!
Kısacık öğlen tatilimi değerlendirmek için, "Yazacak birşey bulabilecek miyim?" endişesi ile başladığım sohbetimi mesaimin başlamasıyla en tatlı yerinde kesmek zorundayım. Sizlere kendi çektiğim güzel bir gül fotoğrafı ile bugünlük veda etmek istiyorum. Nasip olursa belki yarın devam ederim. Allah'a emanet olun.


24 Şubat 2012 Cuma

MEZARSIZ MUHACİRLER


Bayburt
Fotoğrafın kaynağı: www.karalahana.com




Gümüşhane
Fotoğrafın kaynağı: www.karalahana.com


Trabzon
Fotoğrafın kaynağı: vurgunumhasretine.blogcu.com


Harita: Trabzon-Gümüşhane-Bayburt
Fotoğrafın kaynağı:www.karalahana.com


DOĞU KARADENİZ BÖLGEMİZDE
CENNETTEN ÜÇ KÖŞE


GÜMÜŞHANE-BAYBURT-TRABZON

Birkaç gün önce haberlerde izledim; Bayburt'un kurtuluşunu kutlama şenliklerinde temsili işgalci Ermeniler'e (Rus ordusundaki Ermeni askerlerden bahsediliyordu. Rusya Ermeniler'i, Osmanlı ülkesini paylaştıklarında onlara bağımsız devlet kurmaları için doğu vilayetlerimizi vereceklerini vadederek kandırmıştı.)temsili milislerimizin temsili kurşun atma görüntülerini kınayarak yayınladılar. Haberi geçtikten sonra spikerin suratındaki ifadeyi bir görseydiniz. Bayburt'un kurtuluş törenleri adamın kanına dokundu derdiniz. Ancak Doğu Karadenizli olarak benim de kanıma dokunan şeyler var; Gümüşhaeneli olan her iki dedemin de (annemin ve babamın babaları), anne, baba, kardeş kuzenleri, akrabaları, komşuları, Rus işgali sırasında canlarını ve ırzlarını Rus ve Ermeni askerlerinin zulmünden kurtarmak için kaçarken dağlarda açlıktan, soğuktan, salgın hastalıktan telef olmuşlar. Cenazeleri kurda kuşa yem olmuş. Çocukken bayramlarda Trabzon'un en büyük mezarlığı olan Sülüklü Mezarlığı'na kabir ziyaretine gittiğimizde anneanneme ve babaanneme; dedelerimin anne ve babalarının, diğer aile büyüklerinin kabirlerini sorardım. İkisi de bana şöyle cevap verirdi: "Onların mezarlarlı yok. Onlar, Rus işgali sırasında muhacir çıktıklarında dağlarda telef oldular, cenazeleri kurda kuşa yem oldu." Daha önce düşman işgaline uğramış hangi şehrimiz olursa olsun ben o kurtuluş törenlerini dedelerimin, ninelerimin hayat ve namuslarının gâvurların elinden kurtuluşunun simgesi olarak görüyorum. Vahşet olan bizim kutlama törenlerimizdeki temsili görüntüler değil, gâvur işgalci ordularının bu vatanın masum ve günahsız halkına yaklaşık yüz yıl önce yaptıkları zulümdür. Düşmanı tanımak ve ona göre uyanık olmak gerekir. Yoksa: "Aynı delikten daha çooook ısırılırız."



18 Kasım 2011 Cuma

HAYDAR AMCA ÇOCUK KİTAPLARI SERİSİNDEN SEÇMELER




Koca cüssesine güvenerek kibirlenen ve minicik bir kuşu hor gören filin ibret verici masalı:

"TOYGAR KUŞU İLE FİL"

Toygar kuşu tarlada gezerken bir devekuşu yumurtası görmüştü.

“-Ne kadar da iri!” diyerek yanına gitti.

Dikkat edince, onun sadece bir kabuk olduğunu anladı.

Bu koca yumurta kabuğu kendisi için mükemmel bir yuva olabilirdi.

O da öyle yaptı. Kabuğu kendisine yuva edindi.

Birkaç gün sonra kabuğun içine yumurtlamıştı bile…

Meğer bu yuva bir filin yolu üzerinde değil miymiş?

Fil, su içmek için hep bu yoldan gelir geçermiş.

Yine bir gün su içmeye giderken toygar kuşunun yuvasını görmeden üzerine basmış ve çiğnemişti.

Kuşun yuvası dağıldı. Yumurtaları kırıldı.

Akşamüstü yuvasına dönen toygar kuşu bu manzara ile karşılaşınca gözyaşlarını tutamadı.

Ağladı… Ağladı…

Sonra yaşlı gözlerle kalkıp file gitti.

Huzura çıkınca:

“-Ey yüce sultanım.” Dedi. “Ben senin civarına sığınmış olduğum halde niçin benim yumurtalarımı ezdin ve çıkacak olan yavrularımı öldürdün?” Diye dert yandı.

Koca filin kibir ve gururdan burnu kafdağında idi. Dönüp de toygar kuşuna bakmadı bile…

Zavallı kuş, sözlerini tekrarladı:

“-Niçin benim yumurtalarımı ezdin ve çıkacak olan yavrularımı öldürdün?”

Fil yine cevap vermedi. Yaptığı hata için özür bile dilemedi.

Aslında yumurtaların üstüne bilmeden basmıştı. Fakat şu andaki tutumu ile zavallı kuşun üzüntüsünü daha da arttırıyordu.

Toygar kuşu ne yapacağını şaşırmıştı. Filin vurdumduymazlığı onu çileden çıkarıyordu.

Tekrar file dönerek:

“-Çok küçük olduğum için beni hor gördüğünden mi cevap vermiyorsun?” Diye sordu.

Fil koca hortumunu kaldırıp derin bir nefes aldıktan sonra cevap verdi:

“-Evet. Onun için. Ne olacak yani? Sen bu ufacık boyunla bana ne yapabilirsin ki?”

Toygar kuşu, filin hiç olmazsa kendisinden özür dilemesini bekliyordu.

Filden bu cevabı alınca içi burkuldu.

Üzüntüden ne diyeceğini şaşırmıştı. Kalbi küt küt atıyordu. File dönerek:

“-Ey kibirli hayvan sen yakında başına gelecekleri görürsün!” dedi.

Fil alaylı alaylı gülüyordu:

“-Sen bana hiçbir şey yapamazsın aptal kuş! Defol buradan.” Diye bağırdı.

Toygar kuşu:

“-Yakında kimin daha aptal olduğunu anlayacaksın. Fakat o zaman iş işten geçmiş olacak. Gövdenin büyüklüğü de hiçbir işe yaramayacak.” Dedi.

Toygar kuşu orada daha fazla durmadı.

Filin yanından ayrılıp doğruca arkadaşlarının yanına gitti.

Başından geçenleri bir bir anlattı. Kuşlar çok üzüldüler. Toygar kuşuna:

“-Elimizden ne gelir? Koca file karşı ne yapabiliriz ki?” dediler.

Toygar kuşu, arkadaşlarına şöyle bir teklifte bulundu:

“-Siz benimle beraber gelir, filin gözlerini oyarsınız. Ondan sonrası için de başka bir planım var.”

Arkadaşları, toygar kuşunun teklifini memnuniyetle kabul ettiler.

Birlikte uçarak filin bulunduğu yere geldiler.

Hep birden filin başına toplanıp gözlerini gagalamaya başladılar.

Fil birdenbire neye uğradığını anlayamadı.

Hortumunu sağa sola sallayarak oradan kaçmak istedi. Fakat kuşlar peşini bırakmadılar.

Kuşlar çekilip gittiklerinde ne yazık ki artık gözleri göremiyordu.

Zaman geçtikçe koca fil güçten kuvvetten düşüyordu. Yiyecek bulmak için hiçbir yere gidemiyordu. Yakın çevresinde buldukları ile karnını doyurmaya çalışıyordu.

Toygar kuşu ise onun cezasını tamamlamak için deredeki kurbağalara ufak bir ziyaret yapmıştı.

Kurbağalara, fil yüzünden başına gelen felaketi ve file yaptıklarını anlattı. En yaşlı kurbağa, toygar kuşuna:

“-Başına gelen felaketi anlıyorum. Kibirli fil yuvanı dağıtmış, yumurtalarını ezerek içindeki yavrularını öldürmüş.

Anlattıklarına biz de senin kadar üzüldük. Fakat filden intikam alman dağılan yuvanı geri getirmez. Biz sana yardım ederiz yeniden yuva kurar, yeniden yumurtlarsın. Hem zaten fil yuvanı bilerek ezmemiş. Hadi bizim hatırımız için intikam almaktan vazgeç.”

Toygar kuşu, yaşlı kurbağanın sözlerini sonuna kadar sabırla dinledikten sonra ona şöyle cevap verdi:

“-Biliyorum. İntikam almak çok kötü bir şey… Yuvamı ezilmiş gördükten sonra file gittiğimde kaza ile oldu diyerek beni teselli etseydi onu affedebilirdim. Fakat o tam tersi, küçücük cüsseme bakarak beni hor gördü. Kocaman bedenine güvenerek kibirlendi. Bana cevap vermeye bile tenezzül etmedi. Beni kovdu.”

“-Olsun. Yine de affetmek büyüklüktür.”

Onu affedersem korktuğumu sanır aynı şeyi tekrar yapar, hatta başkalarına da yapar. Herkese ibret olması için bir plan hazırladım.”

Kurbağalar:

“-Fil gibi büyük bir hayvana bizim gibi küçücük kurbağalar ne yapabilir ki?” dediler.

Toygar kuşu:

“-Filin bulunduğu alanın yakınında bir uçurum var. Siz oraya gelin ve hep birlikte viyaklayın.”

Kurbağalar kabul ettiler. Hep uçurumun kenarında toplanarak birlikte hep bir ağızdan viyaklamaya başladılar. Susuzluktan içi yanmış olan fil, kurbağaların sesini duyunca: “Kurbağalar viyakladıklarına göre yakında bir göl olmalı.” Diye düşündü. Kurbağaların sesine doğru yürüdü. Gözleri görmediği için uçurumdan yuvarlandı.

Toygar kuşu koca gövdesi ile uçurumun dibinde yatan yarı baygın file bakarak şöyle dedi:

“-Kendi gücüne güvenerek kibirlenen ve güçsüzleri, acizleri hor görenlerin sonu budur.”

Uçurumun dibinde son nefesini veren fil ise kibrinin ve kendinden küçüklere merhametsizlik etmesinin cezasını bulmuştu.

Kaynak: “ Toygar Kuşu İle Fil”, Haydar Amca Çocuk Kitapları Serisi, Seri B, Sayı 18, Nakleden: Haydar Yavuz Giritli

Hakları Mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz.


MASALDA GEÇEN HAYVANLARIN RESİMLERİ


Toygar kuşu

Fil


Kurbağa