Merhaba!
Başağın Huzur Köşesi'ne hoşgeldiniz. Dileğim, bloğumu bütün izleyenlerin, sayfalarımda huzur bulmasıdır.
Henüz yapım aşamasında olan bloğumda, ilerleyen zamanla birlikte, sizi gün boyu yaşadığınız streslerden uzaklaştıracak, aynı zamanda faydalı bilgiler kazanacağınızı umduğumbir dünyanın kapısı aralanacak.
Hep birlikte, kimi zaman gül bahçelerinde gezine ceğiz, kimi zaman, gurubu seyredeceğiz dalgaların beyaz köpük lerden güller saçtığı sahillerde...
Kimi zaman, türk şiirinin üstad larının mısralarına tutunarak, İstanbul'un ihtişamını bir başka tepeden seyredeceğiz, yorulduğumuzda Faruk Nafiz'in "Hanı"n da konaklayarak duvarlardaki yazıları şişesi is bağlamış bir lambanın ışığında okuyacağız.
Kimi zaman, bir ebru teknesinin üzerine eğilerek rengârenk hayallerimizi seyre dalacağız.
Bir kaç yüzyıllık bir yazma kitabın sayfalarına nakşedilmiş altınlar, kuyumcu vitrininde gördüklerimizden çok kamaştıracak gözlerimizi...
Minyatürlerin zaman tünelinden geçerek "Alice" gibi farklı bir dünyaya adım atacağız. Eski, yeni bir sürü kitabı yeniden keşfedeceğiz birlikte...
Hazret-i Muhammed (s.a.v.)'in hadisi şeriflerini okuyarak şerefleneceğiz, Mevlana'nın özlü sözleriyle tefekküre dalacağız, Yunus Emre'nin mısralarıyla bir kere daha öğreneceğiz dünyaya kavga için değil, sevgi için gel diğimizi...
Kimi zaman örgü örecek, dikiş dikeceğiz. Sevgiler!
Henüz yapım aşamasında olan bloğumda, ilerleyen zamanla birlikte, sizi gün boyu yaşadığınız streslerden uzaklaştıracak, aynı zamanda faydalı bilgiler kazanacağınızı umduğumbir dünyanın kapısı aralanacak.
Hep birlikte, kimi zaman gül bahçelerinde gezine ceğiz, kimi zaman, gurubu seyredeceğiz dalgaların beyaz köpük lerden güller saçtığı sahillerde...
Kimi zaman, türk şiirinin üstad larının mısralarına tutunarak, İstanbul'un ihtişamını bir başka tepeden seyredeceğiz, yorulduğumuzda Faruk Nafiz'in "Hanı"n da konaklayarak duvarlardaki yazıları şişesi is bağlamış bir lambanın ışığında okuyacağız.
Kimi zaman, bir ebru teknesinin üzerine eğilerek rengârenk hayallerimizi seyre dalacağız.
Bir kaç yüzyıllık bir yazma kitabın sayfalarına nakşedilmiş altınlar, kuyumcu vitrininde gördüklerimizden çok kamaştıracak gözlerimizi...
Minyatürlerin zaman tünelinden geçerek "Alice" gibi farklı bir dünyaya adım atacağız. Eski, yeni bir sürü kitabı yeniden keşfedeceğiz birlikte...
Hazret-i Muhammed (s.a.v.)'in hadisi şeriflerini okuyarak şerefleneceğiz, Mevlana'nın özlü sözleriyle tefekküre dalacağız, Yunus Emre'nin mısralarıyla bir kere daha öğreneceğiz dünyaya kavga için değil, sevgi için gel diğimizi...
Kimi zaman örgü örecek, dikiş dikeceğiz. Sevgiler!
11 Haziran 2016 Cumartesi
sonsuzdekorasyon: Deniz esintisi
sonsuzdekorasyon: Deniz esintisi: Evimizin üst katında teras kapısının Yanındaki boş alanı daha kullanışlı bir hale getirmek için biraz çalışma gerekti.. O alanın tavanı alça...
24 Şubat 2014 Pazartesi
TRABZON'UN KURTULUŞUNUN 96. YILDÖNÜMÜ
TRABZON'UN RUS İŞGALİNDEN KURTULUŞU
24 ŞUBAT 1918
Bugün takvimler 24 Şubat 2014’ü gösteriyor. 24 Şubat
tarihinin Trabzonlular için çok farklı bir anlamlı var.
Bugün,
Trabzon’un düşman işgalinden kurtuluşunun 96. Yıldönümü. Yazması kolay… Acaba o yılları yaşaması da o
kadar kolay mı olmuş?
Zaman
tünelinden geçerek 100 yıl hatta daha da öncesine bir gidelim mi?
Trabzon,
tarih boyunca topraklarında yaşamış çeşitli medeniyetlerin izlerini taşıyan,
yeşille mavinin sarmaş dolaş olduğu bir liman kenti…
Bir
zamanlar imparatorlar şehri iken 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet Han’ın fethetmesiyle
bir Osmanlı şehri olmuş Trabzon… Osmanlı tarihine “Şehzadeler şehri” olarak damgasını basmış.
İnsanları,
hem neşeli hem de serttir Trabzon’un, yerine göre… Tıpkı dalgalarıyla kıyılarını döven Karadeniz
gibi, zaman zaman köpüren, zaman zaman
sütliman olan…
Karadenizli
espirilidir, kurnazdır, serttir, merttir, en önemlisi de inatçıdır; Doğru
bildiğinden vazgeçmez, tuttuğunu koparır. Eğer hakkı olduğuna inandığı şey ise
elinden alınan onu geri almak için ölümüne mücadele verir.
Bu azim
değil midir?
1810 yılındaki Rus gemilerinin Sargana
baskınında ona kıyıya çıkan Rus askerlerini kazma kürek, derme çatma tüfekle
Karadeniz’e dökecek gücü veren…
Bu azim değil
midir ?
Onu 1914-1916 arasında iki yıla
yakın şiddetli Rus bombardımanlarına rağmen şehrini terk etmek alıkoyan…
Bir yandan Garagoncolos adını
taktığı Rus savaş gemisi Mariya’nın topları Cos Dağı’na attığı topların
gümbürtüsünden Akçaabat’taki binaların camları sarsılırken
Bir yandan tam donanımlı Rus kara
ordusu Türk mevzilerini döverken
İki ateş arasında canı bahasına direnerek,
elini kolunu sallayarak Of’a gireceğini zanneden işgalci Urus’u 21 gün Of’a sokmayan…
Kadınıyla, erkeğiyle, yaşlısıyla…
“Tüfeğimiz yoksa yüreğimiz de mi yok?” diyerek kazma, kürek, balta ile işgalci
Urus’un karşısına dikilen…
Bu direnişler sırasında Kelali
tepelerinin çimenleri kana bulanmış, Baltacı, Solaklı derelerinin suyu
kıpkırmızı kan akmıştır. Trabzon Urus’un eline geçmesin diye…
Trabzon Urus’un eline geçmesin
diye…
Kelali tepeleri ile Bayrıca Köyü
arasındaki alanda amansız mücadeleler verilmiştir. Trabzon Urus’un eline
geçmesin diye…
Ne canlar, şehit olarak Cennet’e uçmuşlardır,
mübarek bedenlerini Sultanmurat
Yaylası’nın karla kaplı çimenlerinde bırakıp…
Trabzon Urus’un eline geçmesin
diye…
Yakın zamanlarda Rus
arşivlerinden alınarak yayınlanan Trabzon’un işgal videolarında;
Kahraman şehitlerimizin toprağını
işgalci Rus’a karşı savunmak uğruna Karadere’de vadiye yığılmış mübarek başları
görüntülenmiştir.
Kim demiş ki: “Ruslar, Trabzon’a
elini kolunu sallayarak girdi.” diye?
Bir işgal sırasında destan yazan
gerçek kahramandır Karadeniz insanı…
Bütün umutların tükendiği anda
Trabzon’dan çıkarken: “Gidiyoruz fakat geri döneceğiz.” Demiştir, dişlerini
sıkarak…
Kadınlar, çocuklar, yaşlılar,
sakatlar, hastalar, kısacası eli silah tutamayan ailelerini muhacir götürürken
yemin etmişlerdir geri dönmeye…
Geri dönmeye gönüllü birlikler
oluşturup işgal güçlerine karşı koymaya…
17 Ekim 1914’ten itibaren Trabzon
Vilayeti’ni ve kasabalarını denizden şiddetli bombardımanlarla yakıp yıkan, kayıklarını
batıran, çarşılarını tutuşturan,
limanlarını abluka eden ticareti, erzak ve mühimmat sevkiyatını durduran
fakat teslim alamayan Urus,
Trabzon’a ancak deniz filosunun
bombardımanlarıyla desteklediği Of, Sürmene, Araklı, Çaykara bölgesindeki kara
harekâtında büyük kayıplar verdikten sonra 21 gün gecikme ile 18 Nisan 1916
günü girebilmiştir.
15. Şubat 1916 tarihinde Erzurum’un
düşmesinden sonra, Trabzon valiliği acil tedbir olarak vilayet merkezini
Ordu’ya (Ordu, o tarihte Trabzon’a vilayetine bağlıydı) taşımış, muhtemel bir
Rus işgaline karşı halkı şehri terk ederek batıya göç etmesi için bir bildiri
yayınlamıştı.
Trabzon halkı, yaşlısıyla,
kadınıyla, çocuğuyla batıya doğru yollara dökülmüştü. Şubat’ın buz kesmiş
ayazında…
Kimisi kafileler halinde karadan
yayan olarak gidiyordu Doğu Karadeniz Bölgesi’nin engebeli yollarında. Küçük
çocuklar, yürüyemeyecek kadar hasta, yaşlı veya sakat olanlar sırtta
götürülüyordu. Götürülebildiği yere kadar…
Buz kesmiş derelerden bele kadar
ıslanarak ancak geçiliyor, kimisi derelerin azgın sularında kayboluyordu.
Bu, sonu karanlık uzun yolculuğa
dayanamayanlar yollarda can veriyorlardı. Açlıktan, susuzluktan, tifodan… Çoğu
zaman ölenler gömülemiyordu bile… Arkada Urus vardı, önde fırtına, kar ve tipi…
Etrafta Ermeni ve Urum çeteleri kol geziyordu.
Durup cenazeleri gömecek zaman
yoktu. Anaların, babaların, dedelerin,
nenelerin, küçücük yavruların cenazeleri kurda kuşa yem oluyordu.
Yollarda, analar yavrularını,
evlatlar babalarını kaybediyorlardı; O mahşer gibi kalabalık için bir daha bul
bulabilirsen…
Bir kayık bulup da deniz yolundan
çıkabilenler kendilerini şanslı sayıyorlardı. Çünkü kayıkların çoğu hükümet
eşyalarının ve memur ailelerini sevkine tahsis edilmişti.
Şubat fırtınalarında kayıkla
Karadeniz’e açılmak o kadar kolay değildi. Gündüzleri Karadeniz’de dolaşan Rus
gemilerine yakalanmamak için geceleri yol alıyordu istiabının üstünde yüklenmiş
muhacir kayıkları…
Umuda yolculuğa çıkmış olan
muhacir kayıkları bu zorunlu gece yolculuklarında fırtınaya yakalanıyor,
alabora oluyor, kayalıklara bindiriyor, bazen yoğun siste birbirleriyle
çarpışıyor, gidenler gidiyor, kalanlar yine yola devam ediyorlardı. Dudaklarda çoğu zaman dualar, arada bir de
acı bir muhacirlik havası:
Trabzon’dan çıktım başım selamet
Çavuşlu’ya geldik koptu kıyamet
Ey Allahım annem sana emanet
Muhacirlik şimdi de büküyor
belimi
Kafir Urus yaktı da yıktı evimi
Tırabzon’un etirafı meteriz
Meterizden telli gurşun atarız
Dör gardaşız bir orduya yeteriz
Muhacirlik şimdi de büküyor
belimi
Kafir Urus yaktı da yıktı evimi
Trabzon halk işte böyle muhacir
olmuştu. Urus Trabzon’a girdiğinde, hala sırtlarında döşekleri, ellerinde
sepetleri ile şehri terk etmeye çalışan muhacirler vardı ki bunlar Rus
arşivlerinden çıkan videolarında görülmektedir.
Arkaya kalan bu muhacirler,
muhtemelen sonuna kadar Rus işgaline direnen kahraman Of, Sürmene, Araklı,
Çaykara halkı olmalıdır.
Trabzon’un işgalinden bir gün
sonra 19 Nisan 1916 günü Rus torpidoları Vakfikebir’i bombalamış, üç muhacir
şehit olmuştur.
Aynı gün, Trabzon’dan gelip
batıya doğru giden bir muhacir kafilesi Vakfikebir sınırında bulunurken, Rus deniz topçusunun üzerlerine açtığı ateş
sonucu 182 muhacir feci şekilde şehit olmuştur. Kim bilir belki de “Çavuşlu’ya
geldiğinde kopan kıyamet” bu kıyamettir?
O kara günlerde o kadar çok yerde “kıyamet kopmuştur” ki bu kıyamet
hangi kıyamettir bilinmez.
Trabzon halkı işte böyle
felaketlerle boğuşa boğuşa batıya doğru ilerlemişti.
Sahilden Giresun, Ordu, Samsun,
Sinop hatta gücü yetenler İstanbul’a ulaşırken;
karadan gidenler, Merzifon, Çorum, Konya ve Ankara’ya kadar
yayılmışlardı.
Gittikleri yerde de, yollarda çektiklerine benze sıkıntılarla
karşılaşmışlardı. Açlık, yoksulluk, soğuk, salgın hastalıklar, itilip
kakılma…
Trabzon muhacirleri, felaketin
her türlüsüne göğüs gererek muhaceret döneminde ayakta kalma mücadelesi
veriyordu. Muhacirliği gelip geçecek bir süreç olarak kabul ediyor, bir gün
evine toprağına dönebileceğine olan inancını kaybetmiyorlardı.
Ruslar, kendilerine Boğazların kilidini açacak
anahtar olarak gördükleri Trabzon’u güçlükle de olsa işgal etmişlerdi. Şehir
içinde kayda değer bir mukavemet görmemişlerdi. Çünkü şehirdeki Müslüman sivil
halkın büyük bir kısmı muhacir çıkmıştı. Kalanlar da evlerine çekilmişti.
Yerli azınlığı oluşturan Rum ve
Ermeniler… Müslüman Trabzon halkının “gonşicuklarımız” (komşucuklarımız) diyerek asırlardır yan yana
evlerde oturduğu, düğünlerinde birlikte horon teptiği Rum ve Ermeniler, işgalci
Rus ordusunu sevinç gösterileriyle karşılamıştı. Rus askerlerine çiçekler serpmişlerdi.
İhanetleri bununla da kalmamış Uzun Sokak’ın başladığı yerden Kostaki’nin
Konağı’na(Bugünkü “Trabzon Şehir Müzesi”)kadar yerlere Türk Bayrağı
döşemişlerdi, Rus kumandanının atının ayakları altında çiğnensin diye…
Muhacir çıkanların günleri nasıl
kara ise muhacir çıkamayıp işgal sırasında Trabzon’un içinde kalanların günleri
de o kadar kara olmuştu. Trabzon’un ebediyen kendilerinin olacağını zanneden
Ruslar şehri kafalarına göre imar edeceklerdi. Bunun için insan gücüne ihtiyaç
duydukları için yerli halkın sempatisi çekmeye çalışıyorlar, çocuklara şeker ve
para veriyorlardı.
Fakat işlerin başına diktikleri
Ermeni ve Rumlar Türklere son derece merhametsiz davranıyorlardı.
Meşhur darb-ı meseldir: “Ayıdan
post, düşmandan dost olmaz” derler;
İşgalin başlangıcında Trabzon tam üç gün yağmalandı.
Evlerin kapılarının pirinç tokmaklarlına varıncaya kadar bakır, pirinç gibi
madeni ne varsa sökülüyor, mağazaların kilitleri kurşunlanarak açılıyor ve
içindekiler talan ediliyordu.
Yağmaladıkları eşyaları,
Rusya’ya götürmek üzere depolarda biriktirmişlerdi. Fetihten önce kilise olan Ortahisar Camii’nin
bahçesindeki “Hoşoğlan” mezarı diye bilinen mezarı açıldı ve topraktan
çıkarılan iskelet Rusya’ya götürüldü. Bu kemikler caminin mimarına aitti.
Ruslar, Trabzon’a gelir gelmez daha
önce kilise olup da fetihten sonra cami yapılmış olan yedi camide namaz kılmayı
yasakladılar.
Taksim’deki Meydan Mezarlığı’nın
başında bir sinema yaptılar.
Gülbaharhatun Türbesi’ni talan
ettilşer. Gülbahar Hatun’un sandukasının tarihi örtüsünü ve türbedeki sandığı aldılar.
Bugünkü Maraş Caddesi’ni açmak
bahanesiyle, Meydan’dan Ayasofya’ya doğru bütün Müslüman mahallelerini
yıktılar. Bu mahallelerdeki tarihi Türk evlerini yok ettiler. Trabzon’un yüksek
noktalarına top yerleştirmek için yol açmak üzere birçok Müslüman mahallesini
yerle bir ettiler.
Rusların Trabzon’u işgal etmiş
olmalarına rağmen Trabzon çevresinde Rus kuvvetlerine karşı direniş devam
ediyordu.
Mudur Dağı’nın güneyindeki
Boğalı’ya kadar gelen Ruslar, 20 Nisan 1916 günü bölgedeki türk milisleri
tarafından püskürtüldü.
Ruslar, Kalanima Deresi’nin
gerisindeki Türk kuvvetlerine iki alayla taarruz ettiler. Diğer taraftan
denizden asker çıkardılar. İki ateş arasında kalan Türk kuvvetleri geri
çekilmek zorunda kalmıştı. Akçaabat işgal edilince, Türk kuvvetlerinin bir
kısmı İskefiye’de savunma hattı oluşturdu. Bir kısmı ise güneye çekildi. Güneye
çekilenler, Tonya milislerinin desteği ile Rusları Karadağ-Haçka hatunda
durdurmuştu.
Kop cephesindeki 11. Kolordu’ya
bağlı tümenler, Trabzon’un güneyine sevk edilerek buradaki geçitleri tuttular.
Ruslar gece baskın yaparak
Hortokop’u ele geçirmeye çalıştılar fakat başaramadılar. 29 Nisan 1916’da Hıdırnebi Yaylası’na taarruz
eden Ruslar geri çekilmek zorunda kaldı. Bu arada bölgeyi çok iyi bilen
milislerimiz Ruslara gece baskını yaparak zayiat verdiriyorlardı.
Bu dönemde
Hıdırnebi, Dağönü, Uzungöl
vadisi, Haçka, Haldizen, Arpaözü, Zanha, Yoroz Burnu, Kurutepe, Şinek,
Karaaptal, Cifaruksa, Kaaradere, Horyan, Yılanlıkaya ve burada adını
sayamadığımız birçok mevkide Ruslarla kuvvetlerimiz arasında amansız
mücadeleler geçti. Bazılarında Ruslar püskürtüldü, bazılarında ise defalarca
hücuma kalktıktan sonra ancak o mevkii ele geçirebildiler.Bu mücadeleler
sırasında birçok şehit verildi. Yalnız Maçka Çataltepe’de şehit düşen Türk
askeri sayısı 70’tir.
Görüldüğü gibi Rusların Trabzon’u
işgal etmiş olmaları bölgeye tamamen hakim oldukları anlamına gelmiyordu. Rusların kara ordusunu deniz filolarından
bombardımanla destekledikleri ve Türk kuvvetlerinin Ancak iki ateş arasında kalınca
çekildikleri unutulmamalıdır. Kuvvetlerimizin yalnız Ruslarla değil aynı
zamanda Ermeni ve Rum çeteleriyle de savaştığını hesaba katmak gerekir.
Türk kuvvetleri batıya doğru
ilerleyerek Harşit Çayı’nın batı yakasına geçmiş ve Harşit Vadisi’nde mevzilenerek
savunma yapmak üzere Rusları beklemeye başlamışlardı. Ruslar, kuvvetlerimizin
direnişine rağmen ilerleye ilerleye Harşit Çayı’nın doğu yakasına gelmişlerdi.
Ne pahasına olursa olsun Urus,
Harşit Çayı’nı geçmemeliydi. Ordu ve Giresun ve Tirebolu, hem kendi halkını hem
doğudan sel gibi akıp gelen muhacirleri hem de askeri beslemek zorundaydı.
Oysa elde avuçta bir şey
yoktu. Ordu ve Giresun limanlarına gelen askeri erzak
ve mühimmat, kadınların ve henüz askerlik çağı gelmemiş erkek çocukların
sırtında taşınarak askere ulaştırılıyordu. Sırtta yok başta yok… Karınlar yarı
aç yarı tok… Giyecek bir çarık bile bulamayan ayaklar çıplak…
Kadınlar ve daha bıyıkları yeni
terlemeye başlamış erkek çocuklar, kendi ağırlıklarının birkaç katı
ağıtlığındaki cephane ve erzak sandıklarını Karadeniz’in engebeli arazisinde
kilometrelerce yolu yayan yürüyerek, tepeleri aşarak vadideki askere
ulaştırıyorlardı. Rüzgar, soğuk, yağmur demeden…
Bütün canlar, vatan için feda
edilmeye hazırdı. Kanın son damlasına kadar…
1917 yılının ilk aylarında
kuvvetlerimiz ani baskınlarla Ruslara hatırı sayılır kayıplar verdiriyorlardı.
Türk askerinin baskınlarından bunalan Ruslar, Türklerin saklanmaması için
Harşit Ormanlarını yakmaktan çekinmemişlerdi. Kara ordusuyla Türk kuvvetleri
,ile başa çıkamayan Ruslar deniz tayyareleri ile Tirebolu’yu bombalamışlardı.
Ruslar Harşit Çayı’nı
geçemeyeceklerini anlayınca yenilgilerinin acısını çıkarmak için Tirebolu’ya ve
Tirebolu halkına saldırdılar. Maria
zırhlısıyla bombardıman ederek Tirebolu’yu yakıp yıktılar.
Zulümle hiçbir memleket âbâd
olmaz. Rusya da olamamıştı. Epeydir içten içten kaynayan Rusya’da ihtilal
patlak vermişti. Ekim 1917 Bolşevik ihtilali, Rus cephelerini çözülmesine yol
açmıştı. 18 Aralık 1917’de Osmanlı Devleti ile Rusya arasında Erzincan
Anlaşması imzalandı. Ruslar, işgal ettikleri yerlerden çekileceklerdi.
Anlaşmaya rağmen Ruslar,
Trabzon’dan çekilmekte yavaş davranıyorlardı.
Üstelik Rus işgalinden kurtulan bölgeleri Rum ve Ermeni çeteleri işgal
ediyor ve işgal ettikleri yerde halka zulmediyorlardı. 18 Ocak 1918’de Pulathane’yi
işgal eden Rum ve Ermeni çeteleri, Müslüman halkı vahşice katletmişti.
Bu durumda Trabzon’u kurtarmak
için bir askeri harekât şart olmuştu. 12 Şubat 1918 günü Vehip Paşa
komutasındaki 3. Kafkas Ordusu, Trabzon’a bir harekat başlattı. Albay Kazım Bey
komutasındaki 37. Tümen, Giresun’daki 123. Alay ile takviye edilerek Trabzon’a
doğru yola çıktı.
14. Şubat 1918 günü Ruslar
Akçaabat’ı terk ederken kasabayı ateşe verdiler. Bu yangın en az üç gün
sürmüştür.
20 Şubat 1918 günü Vehip Paşa, 37. Kafkas tümeni
Komutanı Kazım Bey’e gönderdiği yazıda Trabzon2un üç gün içinde boşaltılması
talebini Ruslara bildirmesini istemişti.
Ancak buna mukabil Ruslar, üç
hafta müddet istediler. II. Kafkas
Ordusu Kumandanı Mirliva Yakup Şevki Paşa, III. Ordu Kumandanlığına Trabzon’a
cebren girmek gerektiğini bildiren bir yazı yazdı.
23 Şubat 1918 günü Vehip Paşa,
37. Kafkas Fırkası Kurmay Başkanı Mustafa Remzi Bey’e 24 Şubat’ta şehre
girilmesi emrini verdi.
37. Kafkas Fırkası, 24 Şubat 1918
günü Trabzon’a girdi. Böylece Trabzon’daki Rus, Ermeni ve Rum işgali sona ermiş
oldu.
Rus işgali yüzünden Trabzon’u
terk ederek batıya doğru muhtelif şehir ve kasabalara dağılmış olan Trabzonlu
muhacirlerden sağ kalmayı başarabilenler, kafileler halinde geri dönmeye
başladılar. İstanbul’dan Karadeniz’e sadece 20 günde bir vapur kalkıyordu. Kimi
vapurla, kimi kayıklarla, kimi de kara yolundan gittikleri gibi zahmetli bir
şekilde fakat bu defa evlerine dönüyorlardı.
Yollarda,
muhacir kaldıkları yerlerde yakınlarını kaybetmiş olanların sevinci buruktu.
Hemen her aile muhacirlikten birkaç kayıpla dönmüştü.
Muhacirlerin çoğu, giderken
sapasağlam bıraktıkları evlerini döndüklerinde yerinde bulamamışlardı.
Umut ve heyecanla döndükleri
topraklarında onları yine açlık, yoksulluk ve çetin şartlar bekliyordu. Trabzon
kurtulmuş olsa bile vatanın birçok köşesi hala düşman işgali altındaydı. Bütün
yurtta seferberlik vardı. Önde zor bir
“Kurtuluş Savaşı” bekliyordu.
Trabzon’un kurtuluşundan sonra en
önemli görev öğretmenlere ve doktorlara düşüyordu. Çünkü muhacirlikten
dönenlerin büyük bir kısmı hastaydı. Sıtma, frengi gibi önemli hastalıklardı
bunlar…
Muhacir çıkmadan önce okullarını
sağlam ve içindeki eğitim araç gereçlerini tam bırakmış olan öğretmenler
dönüşte hiçbirini yerinde bulamamışlardı.
Dönemin fedakar eğitimci ve
doktorları ellerindeki kısıtlı imkanlarla hizmet vermeye çalışıyorlar. Analar,
yavrularının karnını doyurmak için daha çok çalışmak zorundaydı. Eli silah
tutan babalar, ağabeyler ise kendi şehirlerinin kurtulması ile bir kenara
çekilmeyecek, bütün vatanı düşman işgalinden kurtarmak için Kurtuluş Savaşı’na
katılmak üzere cepheye gideceklerdi.
Başak Ayçin Büyükkurt / Dönmez
Kaynaklar:
Mehmet Akif Bal, Kronolojik
Trabzon Tarihi Kuruluşundan Günümüze Gün Gün Trabzon, İstanbul, 2013
Haşim Albayrak, I. Dünya
Savaşında Doğu Karadeniz Muharebeleri ve Of Direnişi, Genişletilmiş 3. Baskı,
İstanbul, 2010
Hikmet Öksüz-Veysel Usta, Mustafa Reşit Tarakçıoğlu Hayatı,
Hatıratı ve Trabzon’un Yakın Tarihi, Serander Yayınları
Mediha Kayra, Günümüz Türkçesine
çeviren Cahit Kayra, “Elveda Trabzon”, Dünya Kitapları No:379, 2005,
Mehmet Akif Bal, “Trabzon’un Rus
Donanmasınca Bombardımanı ve Bombardımanın Trabzon’a Etkileri”
10 Şubat 2014 Pazartesi
10 Ocak 2013 Perşembe
KIŞIN HATIRLATTIKLARI
KIŞIN HATIRLATTIKLARI
Kışın tam ortasındayız. Kuzey yarımküredeki diğer bölgelerle
birlikte ülkemizde de birçok yer beyaz örtüye büründü. Üç günden beri dışarıda
çocuklar kartopu oynuyorlar. Sokakta koşuşan çocukların sevinç çığlıklarına kar
üzerinde gıcırdayan ayak sesleri eşlik ediyor.
Bu sesleri dinledikçe yıllar öncesine gidiyorum. Elinde
neredeyse kendi ağırlığındaki kitap-defter dolu çantasıyla Kunduracılar
Caddesi’ndeki karlara bata çıka okuldan eve dönen o küçük kızı hatırlıyorum.
Önden bantlı kışlık siyah ayakkabılarının içindeki beyaz çoraplarının uçları
hafifçe nemlenmiş, siyah önlüğünün eteklerine beyaz kar taneleri serpilmiş,
çantasını tutan eli soğuktan donmuş… Anneannesinin açtığı kapıdan içeri girer
girmez yüzüne vuran sıcacık hava ile ısınmaya başladı bile… Oturma odası ile
birlikte kullanılan mutfaktaki kuzine sobada yanan fındıkkabuğunun çıtırtıları
havayı daha da ısıtıyor. Küçük kızın ilk işi parmak uçları nemlenmiş
çoraplarını çıkarıp üşümüş ayaklarını sobanın arkasına uzatmak oluyor. Islak
bir kedi yavrusu gibi sobanın arkasındaki mindere kıvrılıyor. Bir yandan da
üşüyen ellerini sobanın üzerine uzatarak ısıtmaya çalışıyor.
Gri kuzine sobanın içindeki fındıkkabukları çıtırdayarak
yanmaya devam ederken yaşlı anneannesi sobanın ön kapağını açarak bir-iki kürek
daha fındıkkabuğu ve iki tane iri odun daha atarak ateşi takviye ediyor.
Sobanın üzerindeki bakır güğümde bulunan su fıkırdayarak kaynamaya devam
ediyor. Onun yanında bir tencere çorba pişerken, dövme bakır tenceredeki pilav
demini alıyor. Elleri ve ayakları ısınmaya başlayan küçük kız anneannesinden
fırında közlenmiş patates istiyor. Yaşlı anneanne, merdiven altına açılan
kapıyı aralayarak hasır sepetten aldığı birkaç tane orta boy patatesi yıkadıktan
sonra kuzine sobanın fırınına atıveriyor. Fırının kızgın zeminine çarpan ıslak
patatesler “cozzz” diye sesler çıkarıyor. Elleri iyice ısınmış olan küçük kız
hala buz gibi kalmakta ısrar eden ayak parmaklarının uçlarını ovarak ısıtmaya
çalışıyor.
Kuzine sobanın fırınına atılmış olan patatesler arada bir
“çat”- “pat” diye sesler çıkararak pişmeye devam ediyor.
Biraz sonra küçük kızın anneannesi kuzine sobanın
fırınındaki közlenmiş patatesleri dışarı alarak bir sahana koyuyor. Sahanı
küçük kıza verirken patateslerin çok sıcak olduğunu ve ağzını yakmamaya dikkat
etmesini de tembihlemeyi unutmuyor.
Közlenmiş patates dolu sahanı elbezi ile tutarak iki elinin
arasına alan küçük kız, odanın penceresinin önüne koşuyor. Artık elleri de
ayakları da ısınmıştır.
Sahanı pencerenin içine yerleştirerek bir yandan közlenmiş
patates yerken bir yandan da dışarıda lapa lapa yağan karı seyrediyor. “Sıcak
odanın camından kar yağışını seyretmek ne kadar da güzel” diye aklından geçiriyor. Odanın penceresinin
baktığı evin taş avlusu karlarla kaplı. Oturma odasının penceresinin tam karşısındaki
kümeste horoz ve tavuklar geziniyorlar. “Acaba onlar da üşüyor mudur?” diye
soruyor kendi kendine... Sonra cevabı yine kendi buluyor:” Yok canım!
Üşüselerdi annem onları dışarıda bırakmazdı.” Hem hayat bilgisi kümes
hayvanlarının derilerinin yağ tabakası ile kaplı olduğunu ve kışın bu tabakanın
kuşlar üşümesin diye daha da kalınlaştığını öğrenmişti. Tavukların üşümediğini
bilmek onu rahatlatmıştı. Patateslerini bitiren küçük kız lapa lapa yağan karı
seyretmeye devam ediyordu. Bir ara gözü avlunun diğer tarafında bulunan yaz
mutfağının damına ilişti. Damın kırmızı kiremitleri bembeyaz karlarla
kaplanmıştı. Hatta damdaki rüzgâr gülü bile karla kaplıydı. Horoz şeklindeki
rüzgârgülü arada bir esen sert rüzgârla dönmeye çalışıyorsa da dam buzlu olduğu
için dönemiyor, sallanıp duruyordu. Küçük kız camın önündeki setin üzerinde
ayağa kalktı. Buğulanan cama bakarken annesi aklına geldi. Annesinin işten ev
dönmesine daha çok vardı. Babasının da... İkisini de çok özlemişti. Farkına
varmadan buğulanmış olan cama işaret parmağı ile resim çizmeye başlamıştı.
Dalgalı kısa saçlı, uzun boylu, burnu hafif kemerli bir profilden kadın resmi…
Ve uzun boylu, kıvırcık saçlı toplu burunlu bir adam resmi… Akşam üzeri eve geldiğinde minik elleri ile
babasına terliklerini verirken, babasının da köşedeki kestaneciden aldığı bir
kesekâğıdı dolusu közlenmiş sıcak kestaneyi şefkat dolu bakışlarla kendisine
uzatacağını biliyordu.
Özlemlerini bir tarafa bırakarak tekrar buğulanmış cama
yöneldi. Ufacık işaret parmağıyla camdan tuvaline çizmeye devam ediyordu.
Bacasından duman tüten bir kulübe, kulübenin önünden akan bir dere, koyunlar,
papatyalar, laleler, uçuşan kelebekler. Küçük kız buğu ile camdan bir tuvale hayallerini
çiziyordu.
KIŞ BAHÇELERİ
Dinmiş denizin şarkısı, rüzgâr uyumakta,
Rıhtım boyu sonsuz üzüntüyle karaltı.
Körfez düşünür, Kanlıca mahzundur uzakta,
Mazi gibi sislenmiş Emirgân, Çınaraltı.
Can verdi kışın sunduğu taslarla zehirden,
Her gonca kızıl bir gül açarken yolumuzda.
Üstündeki son dallar ağarmış diye birden,
Pas tuttu nihayet suların rengi havuzda.
Yerlerde gezen hatıralar var korulukta,
Yapraklar, atılmış nice mektuplara eştir.
Mehtaba çalan kül gibi benziyle ufukta,
Binlerce dalın verdiği tek meyve güneştir.
İçlenme tabiattaki bu yekpâre kederden,
Yas tutma dağılmış diye kuşlarla çiçekler.
Onlar dönecektir yine gittikleri yerden,
Onlarla giden günlerimiz dönmeyecekler.
Faruk Nafiz
Çamlıbel
![]() |
| FOTOĞRAF: FATİH AKYOL |
![]() |
| FOTOĞRAF: SÜHEYLA PEKRU |
26 Aralık 2012 Çarşamba
ÇANAKKALE ZAFERİ VE SEYİT ONBAŞI GERÇEĞİ
ÇANAKKALE ZAFERİ VE
SEYİT ONBAŞI GERÇEĞİ
ÇANAKKALE SAVAŞ GÜNLÜĞÜNDEN SEYİT ONBAŞI VE OCEAN
ZIRHLISININ BATIRILMASI İLE İLGİLİ BÖLÜM:
“…18 MART 1915 sabahı boğaza girip
tabyalarımızı top ateşine tutan 12 İngiliz
ve 4 Fransız savaş gemisi, Amiral Robeck komutasında ilerlemeğe
başladı.
Çanakkale Boğazının iki yakasındaki
mevzilerden açılan yoğun ateş ve Karanlık
liman’a döşenen mayınların patlamasıyla, ayrıca Mecidiye Tabyasından atılan
top mermileri ile İngiliz İnflexıble
ve Ocean zırhlıları ile Fransız Bouvet ve Goubis zırhlıları batırıldı.
Yine aynı gün Rumeli Mecidiye Bataryası
komutanı Yüzbaşı Hilmi Bey’in emri
ile topçu Teğmen Fahri Bey, Fransız Bouvet zırhlısını vurdu. Gemi Komutanı Rapeot ve 639 kişilik mürettebatı boğuldu. Birkaç kişi yüzerek
kurtuldu.
Yine aynı gün Koca Seyid, İng. OCEAN zırhlısını vurdu…”
ÇANAKKALE
SAVAŞINA BİZZAT KATILMIŞ OLAN GAZİ BEHİÇ ONBAŞI, SEYİT ONBAŞI’NIN 276 KİLOLUK
TOP MERMİSİNİ SIRTINA ALIP NAMLUYA SÜRMESİNİ ANLATIYOR:
“GAZİ BEHİC ONBAŞI
Benim çocukluğumda Erenköy’de
oturuyordu.
Babamın tanıdığı olduğu için ara sıra ziyaretine gider, elini öperdik.
Isparta’nın Ulema köyünden olduğunu söylerdi.
İlerlemiş yaşına rağmen, vakit namazlarını Erenköy istasyonu yanında bulunan Zihni Paşa camiinde kılardı.
İşte ben, kendisini en çok bu camide görürdüm.
Namazdan sonra bazen avludaki kanepelerden birine oturur, ağaçların
gölgesinde kendisini dinleyenlere Çanakkale
hatıralarını anlatırdı.
Bir gün şöyle anlatmıştı: “Yavrucuğum!
Ben Çanakkale Savaşı’na Topçu olarak katılmıştım.
Yüksek bir yerden dürbünle
bakarak, karaya çıkarma yapan İngiliz birliklerinin yerini tespit ediyorduk.
Bir ara Katana Beygirlerinin
zorlanarak çektikleri bir araba gördüm.
Arabanın üzerinde Kızılhaç
bayrağı taşıyorlardı!
Arabayı üsteğmenime göstererek:
‘Komutanım! Ben bu arabanın ilaç değil, cephane taşıdığı kanaatindeyim.
Baksanıza hayvanlar nasıl zorlanıyorlar!’ dedim.
Üsteğmenim dürbünle iyice
baktıktan sonra: ‘Evet, haklısın Behic. Ben de aynı kanaatteyim. Ama uluslar
arası anlaşmalar var. Kızılhaç Bayrağı taşıyan bir araca ateş edemeyiz’ dedi.
Ben yine ısrar ettim.
‘Komutanım! Harp hiledir. Bunlar, Kızılhaç Bayrağı ile bizi aldatmak
istiyorlar.
Siz sorumluluğu üzerinize alın
ve ateş emri verin.
Araba, menzilimizin içinde ve
tam hedeftedir’ dedim.
Üsteğmenim sorumluluğu yüklenip
ateş emrini vermesiyle namluyu ateşledim.
Mermi tam hedefini bulmuştu.
Büyük bir infilâk oldu.
Hakikaten ilâç arabası ile cephane taşıyorlarmış.”
Yine Gâzi Behic Onbaşı’nın
anlattığına göre, Rumeli Mecidiyesinde
takım subaylarından Teğmen Fahri Bey
vardı. Genç ve çok yaman bir topçu subayı idi.
Onun hakkında: “Top mermisi ile
uçan kuşu bile vurur!” diyorlardı.
Batarya komutanı da Yüzbaşı
Hilmi Bey idi.
Fransız Harp Gemisi, kıyılarımızı şiddetli bir top ateşine tutmuştu.
Teğmen Fahri Bey, bizzat
kendisi top namlusunun yan ve yükseliş ayarlarını yaptı ve Fransız Harp
Gemisi’ni hedefe aldı.
Batarya komutanı Yüzbaşı Hilmi
Bey’in komutu ile top ateşlendi ve tam isabet kaydedildi.
Daha önce Anadolu Hamidiye Tabyasından atılan mermi ile yaralanan
düşman zırhlısı vurulmuştu.
639 mürettebatı olan harp gemisi, boğazın serin sularına gömülürken
ancak beş asker yüzerek kurtulabildi.
Fransız gemisinin
batırılması üzerine İngilizler, Rumeli Mecidiyesini susturmak için çok
şiddetli bombardımana başladılar.
Şarapnel parçaları, siperlerin üzerine ölüm saçarken takım subayı Fehmi Bey’in emriyle askerler, sığınağa
doğru koştular.
O sırada bir İngiliz
mermisi, cephaneliğe tam isabet
etmişti.
Sığınağa yakın olan bu cephanelikte büyük bir patlama oldu.
Sığınağa koşan askerlerin önde olanları sığınağa ulaştılar.
Arkadan gelenler ise, cephanelikteki sarsıntının etkisiyle etrafa
dağıldılar.
Sayıları 40 kişiydi.
14 tanesi şehid olmuştu. 24 yaralı vardı.
İki asker de yara almadan kurtuldular. Bunlardan biri, Edremit’in
Çamlık Köyü’nden Mehmed oğlu Seyid
idi. Diğeri de, onun takım arkadaşı olan Ali
idi.
Ali, olup bitenleri anlamak
için sürünerek biraz gerideki mevzilere baktı.
Yaralı askerler, şehidleri tespit ediyorlardı.
Ali, tekrar kendi topunun
başına geldi.
Arkadaşları arasında Koca Seyid
diye anılan asker ise, yerde baygın yatıyordu.
Ayıldığı zaman, yanında bulunan takım arkadaşı Ali’den başka kimseyi göremedi ve: “Arkadaşlar nerede?” diye sordu.
Ali, soğukkanlı bir
şekilde: “Arkadaşlar mertebelerini
buldular.14 şehid, 24 yaralımız var. Ayakta sağlam olarak seninle ben, sadece
ikimiz kaldık” dedi.
Koca Seyid, denize doğru
bir daha baktı.
Düşman gemileri, karaya iyice sokulmuşlardı.
Bombardıman devam ediyordu.
Geride bulunan tabya, bombardıman sonucu çökmüş ve üç asker hariç,
herkes çöken toprağın altında kalmıştı.
Koca Seyid, tekrar gemilere
baktı. Sonra, topa baktı.
Sonra da 276 kiloluk mermiye baktı ve : “Gel Ali, yardım et de şu gülleyi sırtıma alayım.” dedi.
Ali: “Bu mümkün değil, Koca
Seyid!” diye karşılık verdi.
Koca Seyid tekrar, yerde
duran mermiye baktı ve: “Bu mermi,
lisân-ı hâl ile: Beni namluya sür, diyor!” dedi.
Ali, topun yan yatmış olan vincini kontrol etti.
Sonra, şaşkın şaşkın, arkadaşının yüzüne bakarak: “Kaldıramazsın Seyid” dedi.
Koca Seyid: “Hele bir
deneyelim” diyerek ısrar etti.
Ali de: “Allah (c.c)
yardımcımız olsun” dedi ve merminin ucundan tutarak yerden biraz
kaldırdılar.
Mermiye gres yağı sürüldüğü için ellerinden kayıp yere düştü.
Parmaklarını toprağa bulayıp tekrar denediler.
Ali’nin yardımıyla Koca Seyid, mermiyi nihayet sırtına
alabildi.
Sendeleyerek topa doğru yürüdü.
Merdiven basamaklarına ayağını attı. “Ya Allah! Bismillah” diyerek güçlükle mermiyi namluya sürdü ve
kamasını kapadı.
Gerek Ali ve gerekse Koca Seyid her ikisi de numara eri
değildiler. Bu sebepten dolayı, mermiyi namluya sürmenin dışında nişangâh ayarı
yapmak, namluya yan ve yükseliş vererek hareket halinde olan hedefe tevcih
etmekte pek usta değildiler.
Her şeye rağmen namluyu hedefe doğru çevirip mesafeyi tahminen
ayarlayan Koca Seyid: “Bismillah” diyerek topu ateşledi.
Hedef Ocean Savaş Gemisi
idi.
Bu sırada sığınağa koşup ölümden kıl payı kurtulan Batarya Komutanı Yüzbaşı Hilmi Bey, sığınaktan çıkıp
sipere dönmüştü.
Atılan merminin, hedefe isabet ettiğini gördü: “Hangi yiğit, topu ateşledi!” diye merak ederek topun yanına geldi
ve: “Sen miydin Seyid? Vurdun gemiyi” dedi.
Seyid
Onbaşı’nın İng. Savaş gemisi Ocean’ı vurduğu bu top günümüzde İstanbul Harbiye
Askeri Müzesinin bahçesindedir. Her gün yüzlerce ziyaretçi onu görmektedir.
Sultan II.
Abdulhamid Han 1886 yılında ilgili fabrikaya bu toplardan 8 adet Çanakkale
istihkâmları için sipariş verip 1889 da teslim almıştır. Daha sonra Asaf Paşa
tarafından Çanakkale ye getirilmiş ve Rumeli Mecidiyesi ile Anadolu Hamidiye
Tabyalarına yerleştirilmiştir.
SEYİD ONBAŞININ KULLANDIĞI TOPUN
AKADEMİK HÜVİYETİ
1. Topun İsmi: Kahraman
Nefer Seyid Topu
2. Topu Almanlardan
satın alan: II. Sultan Abdulhamid
3. Topun sipariş tarihi:
1886
4. Sipariş verilen
firmanın adı: Alman Kurup Firması
5. Türkiye ye teslim tarihi: 1889
6. Markası: Kurup Marka Çakılı Top
7. Namlu uzunluğu: 11,37 metre
8. Namlu Çapı: 35 cm
9. Namlu ağırlığı: 85 ton
10. Kundak boyu: 8,4
metre
11. Toplam ağırlığı: 170 ton
12. Mermi uzunluğu: 1,72
metre
13. Mermi ağırlığı: 276
kg [1]
KAYNAK:Ömer Mustafa DÖNMEZ, TANIDIĞIM ÇANAKKALE GAZİLERİ, Kurtiş
Matbaacılık, Kasım 2006
Seyit Onbaşı ve onun gibi adı bilinen veya bilinmeyen nice
kahramanların manevi hatıralarını korumak ve yaşatmak bu vatanın evlatlarının
boynunun borcudur. Mekanları Cennet olsun.
Başak Ayçin
Büyükkurt / Dönmez
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


.jpg)


