Powered By Blogger

Merhaba!

Başağın Huzur Köşesi'ne hoşgeldiniz. Dileğim, bloğumu bütün izleyenlerin, sayfalarımda huzur bulmasıdır.
Henüz yapım aşamasında olan bloğumda, ilerleyen zamanla birlikte, sizi gün boyu yaşadığınız streslerden uzaklaştıracak, aynı zamanda faydalı bilgiler kazanacağınızı umduğumbir dünyanın kapısı aralanacak.
Hep birlikte, kimi zaman gül bahçelerinde gezine ceğiz, kimi zaman, gurubu seyredeceğiz dalgaların beyaz köpük lerden güller saçtığı sahillerde...
Kimi zaman, türk şiirinin üstad larının mısralarına tutunarak, İstanbul'un ihtişamını bir başka tepeden seyredeceğiz, yorulduğumuzda Faruk Nafiz'in "Hanı"n da konaklayarak duvarlardaki yazıları şişesi is bağlamış bir lambanın ışığında okuyacağız.
Kimi zaman, bir ebru teknesinin üzerine eğilerek rengârenk hayallerimizi seyre dalacağız.
Bir kaç yüzyıllık bir yazma kitabın sayfalarına nakşedilmiş altınlar, kuyumcu vitrininde gördüklerimizden çok kamaştıracak gözlerimizi...
Minyatürlerin zaman tünelinden geçerek "Alice" gibi farklı bir dünyaya adım atacağız. Eski, yeni bir sürü kitabı yeniden keşfedeceğiz birlikte...
Hazret-i Muhammed (s.a.v.)'in hadisi şeriflerini okuyarak şerefleneceğiz, Mevlana'nın özlü sözleriyle tefekküre dalacağız, Yunus Emre'nin mısralarıyla bir kere daha öğreneceğiz dünyaya kavga için değil, sevgi için gel diğimizi...
Kimi zaman örgü örecek, dikiş dikeceğiz. Sevgiler!
































24 Şubat 2014 Pazartesi

TRABZON'UN KURTULUŞUNUN 96. YILDÖNÜMÜ



TRABZON'UN RUS İŞGALİNDEN KURTULUŞU
24 ŞUBAT 1918 


Bugün takvimler 24 Şubat 2014’ü gösteriyor. 24 Şubat tarihinin Trabzonlular için çok farklı bir anlamlı var.
               Bugün, Trabzon’un düşman işgalinden kurtuluşunun 96. Yıldönümü.  Yazması kolay… Acaba o yılları yaşaması da o kadar kolay mı olmuş?
               Zaman tünelinden geçerek 100 yıl hatta daha da öncesine bir gidelim mi?
               Trabzon, tarih boyunca topraklarında yaşamış çeşitli medeniyetlerin izlerini taşıyan, yeşille mavinin sarmaş dolaş olduğu bir liman kenti…
               Bir zamanlar imparatorlar şehri iken 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet Han’ın fethetmesiyle bir Osmanlı şehri olmuş Trabzon… Osmanlı tarihine  “Şehzadeler şehri” olarak damgasını basmış.
               İnsanları, hem neşeli hem de serttir Trabzon’un, yerine göre…  Tıpkı dalgalarıyla kıyılarını döven Karadeniz gibi, zaman zaman köpüren,  zaman zaman sütliman olan…
               Karadenizli espirilidir, kurnazdır, serttir, merttir, en önemlisi de inatçıdır; Doğru bildiğinden vazgeçmez, tuttuğunu koparır. Eğer hakkı olduğuna inandığı şey ise elinden alınan onu geri almak için ölümüne mücadele verir.
               Bu azim değil midir?
 1810 yılındaki Rus gemilerinin Sargana baskınında ona kıyıya çıkan Rus askerlerini kazma kürek, derme çatma tüfekle Karadeniz’e dökecek gücü veren…
               Bu azim değil midir ?
Onu 1914-1916 arasında iki yıla yakın şiddetli Rus bombardımanlarına rağmen şehrini terk etmek alıkoyan… 
Bir yandan Garagoncolos adını taktığı Rus savaş gemisi Mariya’nın topları Cos Dağı’na attığı topların gümbürtüsünden Akçaabat’taki binaların camları sarsılırken
Bir yandan tam donanımlı Rus kara ordusu Türk mevzilerini döverken
İki ateş arasında canı bahasına direnerek, elini kolunu sallayarak Of’a gireceğini zanneden işgalci Urus’u  21 gün Of’a sokmayan…
Kadınıyla, erkeğiyle, yaşlısıyla… “Tüfeğimiz yoksa yüreğimiz de mi yok?” diyerek kazma, kürek, balta ile işgalci Urus’un karşısına dikilen…
Bu direnişler sırasında Kelali tepelerinin çimenleri kana bulanmış, Baltacı, Solaklı derelerinin suyu kıpkırmızı kan akmıştır. Trabzon Urus’un eline geçmesin diye…


Trabzon Urus’un eline geçmesin diye…
Kelali tepeleri ile Bayrıca Köyü arasındaki alanda amansız mücadeleler verilmiştir. Trabzon Urus’un eline geçmesin diye…
 Ne canlar, şehit olarak Cennet’e uçmuşlardır, mübarek bedenlerini  Sultanmurat Yaylası’nın karla kaplı çimenlerinde bırakıp…
Trabzon Urus’un eline geçmesin diye…
Yakın zamanlarda Rus arşivlerinden alınarak yayınlanan Trabzon’un işgal videolarında;
Kahraman şehitlerimizin toprağını işgalci Rus’a karşı savunmak uğruna Karadere’de vadiye yığılmış mübarek başları görüntülenmiştir.
Kim demiş ki: “Ruslar, Trabzon’a elini kolunu sallayarak girdi.” diye?
Bir işgal sırasında destan yazan gerçek kahramandır Karadeniz insanı…
Bütün umutların tükendiği anda Trabzon’dan çıkarken: “Gidiyoruz fakat geri döneceğiz.” Demiştir, dişlerini sıkarak…
Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, sakatlar, hastalar, kısacası eli silah tutamayan ailelerini muhacir götürürken yemin etmişlerdir geri dönmeye…
Geri dönmeye gönüllü birlikler oluşturup işgal güçlerine karşı koymaya…
17 Ekim 1914’ten itibaren Trabzon Vilayeti’ni ve kasabalarını denizden şiddetli bombardımanlarla yakıp yıkan, kayıklarını batıran, çarşılarını tutuşturan,  limanlarını abluka eden ticareti, erzak ve mühimmat sevkiyatını durduran fakat teslim alamayan Urus,
 Trabzon’a ancak deniz filosunun bombardımanlarıyla desteklediği Of, Sürmene, Araklı, Çaykara bölgesindeki kara harekâtında büyük kayıplar verdikten sonra 21 gün gecikme ile 18 Nisan 1916 günü girebilmiştir.
15. Şubat 1916 tarihinde Erzurum’un düşmesinden sonra, Trabzon valiliği acil tedbir olarak vilayet merkezini Ordu’ya (Ordu, o tarihte Trabzon’a vilayetine bağlıydı) taşımış, muhtemel bir Rus işgaline karşı halkı şehri terk ederek batıya göç etmesi için bir bildiri yayınlamıştı.
Trabzon halkı, yaşlısıyla, kadınıyla, çocuğuyla batıya doğru yollara dökülmüştü. Şubat’ın buz kesmiş ayazında…
Kimisi kafileler halinde karadan yayan olarak gidiyordu Doğu Karadeniz Bölgesi’nin engebeli yollarında. Küçük çocuklar, yürüyemeyecek kadar hasta, yaşlı veya sakat olanlar sırtta götürülüyordu. Götürülebildiği yere kadar…
Buz kesmiş derelerden bele kadar ıslanarak ancak geçiliyor, kimisi derelerin azgın sularında kayboluyordu.
Bu, sonu karanlık uzun yolculuğa dayanamayanlar yollarda can veriyorlardı. Açlıktan, susuzluktan, tifodan… Çoğu zaman ölenler gömülemiyordu bile… Arkada Urus vardı, önde fırtına, kar ve tipi… Etrafta Ermeni ve Urum çeteleri kol geziyordu. 
Durup cenazeleri gömecek zaman yoktu.  Anaların, babaların, dedelerin, nenelerin, küçücük yavruların cenazeleri kurda kuşa yem oluyordu.
Yollarda, analar yavrularını, evlatlar babalarını kaybediyorlardı; O mahşer gibi kalabalık için bir daha bul bulabilirsen…
Bir kayık bulup da deniz yolundan çıkabilenler kendilerini şanslı sayıyorlardı. Çünkü kayıkların çoğu hükümet eşyalarının ve memur ailelerini sevkine tahsis edilmişti.
Şubat fırtınalarında kayıkla Karadeniz’e açılmak o kadar kolay değildi. Gündüzleri Karadeniz’de dolaşan Rus gemilerine yakalanmamak için geceleri yol alıyordu istiabının üstünde yüklenmiş muhacir kayıkları…
Umuda yolculuğa çıkmış olan muhacir kayıkları bu zorunlu gece yolculuklarında fırtınaya yakalanıyor, alabora oluyor, kayalıklara bindiriyor, bazen yoğun siste birbirleriyle çarpışıyor, gidenler gidiyor, kalanlar yine yola devam ediyorlardı.  Dudaklarda çoğu zaman dualar, arada bir de acı bir muhacirlik havası:
Trabzon’dan çıktım başım selamet
Çavuşlu’ya geldik koptu kıyamet
Ey Allahım annem sana emanet

Muhacirlik şimdi de büküyor belimi
Kafir Urus yaktı da yıktı evimi

Tırabzon’un etirafı meteriz
Meterizden telli gurşun atarız
Dör gardaşız bir orduya yeteriz

Muhacirlik şimdi de büküyor belimi
Kafir Urus yaktı da yıktı evimi


Trabzon halk işte böyle muhacir olmuştu. Urus Trabzon’a girdiğinde, hala sırtlarında döşekleri, ellerinde sepetleri ile şehri terk etmeye çalışan muhacirler vardı ki bunlar Rus arşivlerinden çıkan videolarında görülmektedir.
Arkaya kalan bu muhacirler, muhtemelen sonuna kadar Rus işgaline direnen kahraman Of, Sürmene, Araklı, Çaykara halkı olmalıdır.
Trabzon’un işgalinden bir gün sonra 19 Nisan 1916 günü Rus torpidoları Vakfikebir’i bombalamış, üç muhacir şehit olmuştur.
Aynı gün, Trabzon’dan gelip batıya doğru giden bir muhacir kafilesi Vakfikebir sınırında bulunurken,  Rus deniz topçusunun üzerlerine açtığı ateş sonucu 182 muhacir feci şekilde şehit olmuştur. Kim bilir belki de “Çavuşlu’ya geldiğinde kopan kıyamet” bu kıyamettir?  O kara günlerde o kadar çok yerde “kıyamet kopmuştur” ki bu kıyamet hangi kıyamettir bilinmez.
Trabzon halkı işte böyle felaketlerle boğuşa boğuşa batıya doğru ilerlemişti.
Sahilden Giresun, Ordu, Samsun, Sinop hatta gücü yetenler İstanbul’a ulaşırken;  karadan gidenler, Merzifon, Çorum, Konya ve Ankara’ya kadar yayılmışlardı.
Gittikleri yerde de,  yollarda çektiklerine benze sıkıntılarla karşılaşmışlardı. Açlık, yoksulluk, soğuk, salgın hastalıklar, itilip kakılma… 
Trabzon muhacirleri, felaketin her türlüsüne göğüs gererek muhaceret döneminde ayakta kalma mücadelesi veriyordu. Muhacirliği gelip geçecek bir süreç olarak kabul ediyor, bir gün evine toprağına dönebileceğine olan inancını kaybetmiyorlardı.
Ruslar,  kendilerine Boğazların kilidini açacak anahtar olarak gördükleri Trabzon’u güçlükle de olsa işgal etmişlerdi. Şehir içinde kayda değer bir mukavemet görmemişlerdi. Çünkü şehirdeki Müslüman sivil halkın büyük bir kısmı muhacir çıkmıştı. Kalanlar da evlerine çekilmişti.
Yerli azınlığı oluşturan Rum ve Ermeniler… Müslüman Trabzon halkının “gonşicuklarımız”  (komşucuklarımız) diyerek asırlardır yan yana evlerde oturduğu, düğünlerinde birlikte horon teptiği Rum ve Ermeniler, işgalci Rus ordusunu sevinç gösterileriyle karşılamıştı. Rus askerlerine çiçekler serpmişlerdi. İhanetleri bununla da kalmamış Uzun Sokak’ın başladığı yerden Kostaki’nin Konağı’na(Bugünkü “Trabzon Şehir Müzesi”)kadar yerlere Türk Bayrağı döşemişlerdi, Rus kumandanının atının ayakları altında çiğnensin diye…
Muhacir çıkanların günleri nasıl kara ise muhacir çıkamayıp işgal sırasında Trabzon’un içinde kalanların günleri de o kadar kara olmuştu. Trabzon’un ebediyen kendilerinin olacağını zanneden Ruslar şehri kafalarına göre imar edeceklerdi. Bunun için insan gücüne ihtiyaç duydukları için yerli halkın sempatisi çekmeye çalışıyorlar, çocuklara şeker ve para veriyorlardı.
Fakat işlerin başına diktikleri Ermeni ve Rumlar Türklere son derece merhametsiz davranıyorlardı.
Meşhur darb-ı meseldir: “Ayıdan post, düşmandan dost olmaz” derler;
 İşgalin başlangıcında Trabzon tam üç gün yağmalandı. Evlerin kapılarının pirinç tokmaklarlına varıncaya kadar bakır, pirinç gibi madeni ne varsa sökülüyor, mağazaların kilitleri kurşunlanarak açılıyor ve içindekiler talan ediliyordu.
Yağmaladıkları eşyaları, Rusya’ya  götürmek üzere depolarda  biriktirmişlerdi.  Fetihten önce kilise olan Ortahisar Camii’nin bahçesindeki “Hoşoğlan” mezarı diye bilinen mezarı açıldı ve topraktan çıkarılan iskelet Rusya’ya götürüldü. Bu kemikler caminin mimarına aitti.
Ruslar, Trabzon’a gelir gelmez daha önce kilise olup da fetihten sonra cami yapılmış olan yedi camide namaz kılmayı yasakladılar.
Taksim’deki Meydan Mezarlığı’nın başında bir sinema yaptılar.
Gülbaharhatun Türbesi’ni talan ettilşer. Gülbahar Hatun’un sandukasının tarihi örtüsünü ve türbedeki sandığı aldılar.
Bugünkü Maraş Caddesi’ni açmak bahanesiyle, Meydan’dan Ayasofya’ya doğru bütün Müslüman mahallelerini yıktılar. Bu mahallelerdeki tarihi Türk evlerini yok ettiler. Trabzon’un yüksek noktalarına top yerleştirmek için yol açmak üzere birçok Müslüman mahallesini yerle bir ettiler.
Rusların Trabzon’u işgal etmiş olmalarına rağmen Trabzon çevresinde Rus kuvvetlerine karşı direniş devam ediyordu.
Mudur Dağı’nın güneyindeki Boğalı’ya kadar gelen Ruslar, 20 Nisan 1916 günü bölgedeki türk milisleri tarafından püskürtüldü.
Ruslar, Kalanima Deresi’nin gerisindeki Türk kuvvetlerine iki alayla taarruz ettiler. Diğer taraftan denizden asker çıkardılar. İki ateş arasında kalan Türk kuvvetleri geri çekilmek zorunda kalmıştı. Akçaabat işgal edilince, Türk kuvvetlerinin bir kısmı İskefiye’de savunma hattı oluşturdu. Bir kısmı ise güneye çekildi. Güneye çekilenler, Tonya milislerinin desteği ile Rusları Karadağ-Haçka hatunda durdurmuştu. 
Kop cephesindeki 11. Kolordu’ya bağlı tümenler, Trabzon’un güneyine sevk edilerek buradaki geçitleri tuttular.
Ruslar gece baskın yaparak Hortokop’u ele geçirmeye çalıştılar fakat başaramadılar.  29 Nisan 1916’da Hıdırnebi Yaylası’na taarruz eden Ruslar geri çekilmek zorunda kaldı. Bu arada bölgeyi çok iyi bilen milislerimiz Ruslara gece baskını yaparak zayiat verdiriyorlardı.
Bu dönemde
Hıdırnebi, Dağönü, Uzungöl vadisi, Haçka, Haldizen, Arpaözü, Zanha, Yoroz Burnu, Kurutepe, Şinek, Karaaptal, Cifaruksa, Kaaradere, Horyan, Yılanlıkaya ve burada adını sayamadığımız birçok mevkide Ruslarla kuvvetlerimiz arasında amansız mücadeleler geçti. Bazılarında Ruslar püskürtüldü, bazılarında ise defalarca hücuma kalktıktan sonra ancak o mevkii ele geçirebildiler.Bu mücadeleler sırasında birçok şehit verildi. Yalnız Maçka Çataltepe’de şehit düşen Türk askeri sayısı 70’tir.
Görüldüğü gibi Rusların Trabzon’u işgal etmiş olmaları bölgeye tamamen hakim oldukları anlamına gelmiyordu.  Rusların kara ordusunu deniz filolarından bombardımanla destekledikleri ve Türk kuvvetlerinin Ancak iki ateş arasında kalınca çekildikleri unutulmamalıdır. Kuvvetlerimizin yalnız Ruslarla değil aynı zamanda Ermeni ve Rum çeteleriyle de savaştığını hesaba katmak gerekir.
Türk kuvvetleri batıya doğru ilerleyerek Harşit Çayı’nın batı yakasına geçmiş ve Harşit Vadisi’nde mevzilenerek savunma yapmak üzere Rusları beklemeye başlamışlardı. Ruslar, kuvvetlerimizin direnişine rağmen ilerleye ilerleye Harşit Çayı’nın doğu yakasına gelmişlerdi.
Ne pahasına olursa olsun Urus, Harşit Çayı’nı geçmemeliydi. Ordu ve Giresun ve Tirebolu, hem kendi halkını hem doğudan sel gibi akıp gelen muhacirleri hem de askeri beslemek zorundaydı.
Oysa elde avuçta bir şey yoktu.   Ordu ve Giresun limanlarına gelen askeri erzak ve mühimmat, kadınların ve henüz askerlik çağı gelmemiş erkek çocukların sırtında taşınarak askere ulaştırılıyordu. Sırtta yok başta yok… Karınlar yarı aç yarı tok… Giyecek bir çarık bile bulamayan ayaklar çıplak…
Kadınlar ve daha bıyıkları yeni terlemeye başlamış erkek çocuklar, kendi ağırlıklarının birkaç katı ağıtlığındaki cephane ve erzak sandıklarını Karadeniz’in engebeli arazisinde kilometrelerce yolu yayan yürüyerek, tepeleri aşarak vadideki askere ulaştırıyorlardı. Rüzgar, soğuk, yağmur demeden…
Bütün canlar, vatan için feda edilmeye hazırdı. Kanın son damlasına kadar…
1917 yılının ilk aylarında kuvvetlerimiz ani baskınlarla Ruslara hatırı sayılır kayıplar verdiriyorlardı. Türk askerinin baskınlarından bunalan Ruslar, Türklerin saklanmaması için Harşit Ormanlarını yakmaktan çekinmemişlerdi. Kara ordusuyla Türk kuvvetleri ,ile başa çıkamayan Ruslar deniz tayyareleri ile Tirebolu’yu bombalamışlardı.
Ruslar Harşit Çayı’nı geçemeyeceklerini anlayınca yenilgilerinin acısını çıkarmak için Tirebolu’ya ve Tirebolu halkına saldırdılar.  Maria zırhlısıyla bombardıman ederek Tirebolu’yu yakıp yıktılar.
Zulümle hiçbir memleket âbâd olmaz. Rusya da olamamıştı. Epeydir içten içten kaynayan Rusya’da ihtilal patlak vermişti. Ekim 1917 Bolşevik ihtilali, Rus cephelerini çözülmesine yol açmıştı. 18 Aralık 1917’de Osmanlı Devleti ile Rusya arasında Erzincan Anlaşması imzalandı. Ruslar, işgal ettikleri yerlerden çekileceklerdi.
Anlaşmaya rağmen Ruslar, Trabzon’dan çekilmekte yavaş davranıyorlardı.  Üstelik Rus işgalinden kurtulan bölgeleri Rum ve Ermeni çeteleri işgal ediyor ve işgal ettikleri yerde halka zulmediyorlardı. 18 Ocak 1918’de Pulathane’yi işgal eden Rum ve Ermeni çeteleri, Müslüman halkı vahşice katletmişti.
Bu durumda Trabzon’u kurtarmak için bir askeri harekât şart olmuştu. 12 Şubat 1918 günü Vehip Paşa komutasındaki 3. Kafkas Ordusu, Trabzon’a bir harekat başlattı. Albay Kazım Bey komutasındaki 37. Tümen, Giresun’daki 123. Alay ile takviye edilerek Trabzon’a doğru yola çıktı.
14. Şubat 1918 günü Ruslar Akçaabat’ı terk ederken kasabayı ateşe verdiler. Bu yangın en az üç gün sürmüştür.
20 Şubat  1918 günü Vehip Paşa, 37. Kafkas tümeni Komutanı Kazım Bey’e gönderdiği yazıda Trabzon2un üç gün içinde boşaltılması talebini Ruslara bildirmesini istemişti.
Ancak buna mukabil Ruslar, üç hafta müddet istediler.  II. Kafkas Ordusu Kumandanı Mirliva Yakup Şevki Paşa, III. Ordu Kumandanlığına Trabzon’a cebren girmek gerektiğini bildiren bir yazı yazdı.
23 Şubat 1918 günü Vehip Paşa, 37. Kafkas Fırkası Kurmay Başkanı Mustafa Remzi Bey’e 24 Şubat’ta şehre girilmesi emrini verdi.
37. Kafkas Fırkası, 24 Şubat 1918 günü Trabzon’a girdi. Böylece Trabzon’daki Rus, Ermeni ve Rum işgali sona ermiş oldu.
Rus işgali yüzünden Trabzon’u terk ederek batıya doğru muhtelif şehir ve kasabalara dağılmış olan Trabzonlu muhacirlerden sağ kalmayı başarabilenler, kafileler halinde geri dönmeye başladılar. İstanbul’dan Karadeniz’e sadece 20 günde bir vapur kalkıyordu. Kimi vapurla, kimi kayıklarla, kimi de kara yolundan gittikleri gibi zahmetli bir şekilde fakat bu defa evlerine dönüyorlardı.
               Yollarda, muhacir kaldıkları yerlerde yakınlarını kaybetmiş olanların sevinci buruktu. Hemen her aile muhacirlikten birkaç kayıpla dönmüştü.
Muhacirlerin çoğu, giderken sapasağlam bıraktıkları evlerini döndüklerinde yerinde bulamamışlardı. 
Umut ve heyecanla döndükleri topraklarında onları yine açlık, yoksulluk ve çetin şartlar bekliyordu. Trabzon kurtulmuş olsa bile vatanın birçok köşesi hala düşman işgali altındaydı. Bütün yurtta seferberlik vardı.  Önde zor bir “Kurtuluş Savaşı” bekliyordu.
Trabzon’un kurtuluşundan sonra en önemli görev öğretmenlere ve doktorlara düşüyordu. Çünkü muhacirlikten dönenlerin büyük bir kısmı hastaydı. Sıtma, frengi gibi önemli hastalıklardı bunlar…
Muhacir çıkmadan önce okullarını sağlam ve içindeki eğitim araç gereçlerini tam bırakmış olan öğretmenler dönüşte hiçbirini yerinde bulamamışlardı.
Dönemin fedakar eğitimci ve doktorları ellerindeki kısıtlı imkanlarla hizmet vermeye çalışıyorlar. Analar, yavrularının karnını doyurmak için daha çok çalışmak zorundaydı. Eli silah tutan babalar, ağabeyler ise kendi şehirlerinin kurtulması ile bir kenara çekilmeyecek, bütün vatanı düşman işgalinden kurtarmak için Kurtuluş Savaşı’na katılmak üzere cepheye gideceklerdi.
Başak Ayçin Büyükkurt / Dönmez
Kaynaklar:
Mehmet Akif Bal, Kronolojik Trabzon Tarihi Kuruluşundan Günümüze Gün Gün Trabzon, İstanbul, 2013
Haşim Albayrak, I. Dünya Savaşında Doğu Karadeniz Muharebeleri ve Of Direnişi, Genişletilmiş 3. Baskı, İstanbul, 2010
Hikmet Öksüz-Veysel Usta, Mustafa Reşit Tarakçıoğlu Hayatı, Hatıratı ve Trabzon’un Yakın Tarihi, Serander Yayınları
Mediha Kayra, Günümüz Türkçesine çeviren Cahit Kayra, “Elveda Trabzon”, Dünya Kitapları No:379, 2005,

Mehmet Akif Bal, “Trabzon’un Rus Donanmasınca Bombardımanı ve Bombardımanın Trabzon’a Etkileri” 

10 Ocak 2013 Perşembe

KIŞIN HATIRLATTIKLARI


KIŞIN HATIRLATTIKLARI


Kışın tam ortasındayız. Kuzey yarımküredeki diğer bölgelerle birlikte ülkemizde de birçok yer beyaz örtüye büründü. Üç günden beri dışarıda çocuklar kartopu oynuyorlar. Sokakta koşuşan çocukların sevinç çığlıklarına kar üzerinde gıcırdayan ayak sesleri eşlik ediyor.
Bu sesleri dinledikçe yıllar öncesine gidiyorum. Elinde neredeyse kendi ağırlığındaki kitap-defter dolu çantasıyla Kunduracılar Caddesi’ndeki karlara bata çıka okuldan eve dönen o küçük kızı hatırlıyorum. Önden bantlı kışlık siyah ayakkabılarının içindeki beyaz çoraplarının uçları hafifçe nemlenmiş, siyah önlüğünün eteklerine beyaz kar taneleri serpilmiş, çantasını tutan eli soğuktan donmuş… Anneannesinin açtığı kapıdan içeri girer girmez yüzüne vuran sıcacık hava ile ısınmaya başladı bile… Oturma odası ile birlikte kullanılan mutfaktaki kuzine sobada yanan fındıkkabuğunun çıtırtıları havayı daha da ısıtıyor. Küçük kızın ilk işi parmak uçları nemlenmiş çoraplarını çıkarıp üşümüş ayaklarını sobanın arkasına uzatmak oluyor. Islak bir kedi yavrusu gibi sobanın arkasındaki mindere kıvrılıyor. Bir yandan da üşüyen ellerini sobanın üzerine uzatarak ısıtmaya çalışıyor.
Gri kuzine sobanın içindeki fındıkkabukları çıtırdayarak yanmaya devam ederken yaşlı anneannesi sobanın ön kapağını açarak bir-iki kürek daha fındıkkabuğu ve iki tane iri odun daha atarak ateşi takviye ediyor. Sobanın üzerindeki bakır güğümde bulunan su fıkırdayarak kaynamaya devam ediyor. Onun yanında bir tencere çorba pişerken, dövme bakır tenceredeki pilav demini alıyor. Elleri ve ayakları ısınmaya başlayan küçük kız anneannesinden fırında közlenmiş patates istiyor. Yaşlı anneanne, merdiven altına açılan kapıyı aralayarak hasır sepetten aldığı birkaç tane orta boy patatesi yıkadıktan sonra kuzine sobanın fırınına atıveriyor. Fırının kızgın zeminine çarpan ıslak patatesler “cozzz” diye sesler çıkarıyor. Elleri iyice ısınmış olan küçük kız hala buz gibi kalmakta ısrar eden ayak parmaklarının uçlarını ovarak ısıtmaya çalışıyor.
Kuzine sobanın fırınına atılmış olan patatesler arada bir “çat”- “pat” diye sesler çıkararak pişmeye devam ediyor.
Biraz sonra küçük kızın anneannesi kuzine sobanın fırınındaki közlenmiş patatesleri dışarı alarak bir sahana koyuyor. Sahanı küçük kıza verirken patateslerin çok sıcak olduğunu ve ağzını yakmamaya dikkat etmesini de tembihlemeyi unutmuyor.
Közlenmiş patates dolu sahanı elbezi ile tutarak iki elinin arasına alan küçük kız, odanın penceresinin önüne koşuyor. Artık elleri de ayakları da ısınmıştır.
Sahanı pencerenin içine yerleştirerek bir yandan közlenmiş patates yerken bir yandan da dışarıda lapa lapa yağan karı seyrediyor. “Sıcak odanın camından kar yağışını seyretmek ne kadar da güzel”  diye aklından geçiriyor. Odanın penceresinin baktığı evin taş avlusu karlarla kaplı. Oturma odasının penceresinin tam karşısındaki kümeste horoz ve tavuklar geziniyorlar. “Acaba onlar da üşüyor mudur?” diye soruyor kendi kendine... Sonra cevabı yine kendi buluyor:” Yok canım! Üşüselerdi annem onları dışarıda bırakmazdı.” Hem hayat bilgisi kümes hayvanlarının derilerinin yağ tabakası ile kaplı olduğunu ve kışın bu tabakanın kuşlar üşümesin diye daha da kalınlaştığını öğrenmişti. Tavukların üşümediğini bilmek onu rahatlatmıştı. Patateslerini bitiren küçük kız lapa lapa yağan karı seyretmeye devam ediyordu. Bir ara gözü avlunun diğer tarafında bulunan yaz mutfağının damına ilişti. Damın kırmızı kiremitleri bembeyaz karlarla kaplanmıştı. Hatta damdaki rüzgâr gülü bile karla kaplıydı. Horoz şeklindeki rüzgârgülü arada bir esen sert rüzgârla dönmeye çalışıyorsa da dam buzlu olduğu için dönemiyor, sallanıp duruyordu. Küçük kız camın önündeki setin üzerinde ayağa kalktı. Buğulanan cama bakarken annesi aklına geldi. Annesinin işten ev dönmesine daha çok vardı. Babasının da... İkisini de çok özlemişti. Farkına varmadan buğulanmış olan cama işaret parmağı ile resim çizmeye başlamıştı. Dalgalı kısa saçlı, uzun boylu, burnu hafif kemerli bir profilden kadın resmi… Ve uzun boylu, kıvırcık saçlı toplu burunlu bir adam resmi…  Akşam üzeri eve geldiğinde minik elleri ile babasına terliklerini verirken, babasının da köşedeki kestaneciden aldığı bir kesekâğıdı dolusu közlenmiş sıcak kestaneyi şefkat dolu bakışlarla kendisine uzatacağını biliyordu.
Özlemlerini bir tarafa bırakarak tekrar buğulanmış cama yöneldi. Ufacık işaret parmağıyla camdan tuvaline çizmeye devam ediyordu. Bacasından duman tüten bir kulübe, kulübenin önünden akan bir dere, koyunlar, papatyalar, laleler, uçuşan kelebekler. Küçük kız buğu ile camdan bir tuvale hayallerini çiziyordu.

Edebiyatımızdan Bir Kış Şiiri:

KIŞ BAHÇELERİ

Dinmiş denizin şarkısı, rüzgâr uyumakta,
Rıhtım boyu sonsuz üzüntüyle karaltı.
Körfez düşünür, Kanlıca mahzundur uzakta,
Mazi gibi sislenmiş Emirgân, Çınaraltı.

Can verdi kışın sunduğu taslarla zehirden,
Her gonca kızıl bir gül açarken yolumuzda.
Üstündeki son dallar ağarmış diye birden,
Pas tuttu nihayet suların rengi havuzda.

Yerlerde gezen hatıralar var korulukta,
Yapraklar, atılmış nice mektuplara eştir.
Mehtaba çalan kül gibi benziyle ufukta,
Binlerce dalın verdiği tek meyve güneştir.

İçlenme tabiattaki bu yekpâre kederden,
Yas tutma dağılmış diye kuşlarla çiçekler.
Onlar dönecektir yine gittikleri yerden,
Onlarla giden günlerimiz dönmeyecekler.

                                Faruk Nafiz Çamlıbel

FOTOĞRAF: FATİH AKYOL
FOTOĞRAF: SÜHEYLA PEKRU





26 Aralık 2012 Çarşamba

ÇANAKKALE ZAFERİ VE SEYİT ONBAŞI GERÇEĞİ




ÇANAKKALE ZAFERİ VE SEYİT ONBAŞI GERÇEĞİ

ÇANAKKALE SAVAŞ GÜNLÜĞÜNDEN SEYİT ONBAŞI VE OCEAN ZIRHLISININ BATIRILMASI İLE İLGİLİ BÖLÜM:

“…18 MART 1915 sabahı boğaza girip tabyalarımızı top ateşine tutan 12 İngiliz ve 4 Fransız savaş gemisi, Amiral Robeck komutasında ilerlemeğe başladı.
Çanakkale Boğazının iki yakasındaki mevzilerden açılan yoğun ateş ve Karanlık liman’a döşenen mayınların patlamasıyla, ayrıca Mecidiye Tabyasından atılan top mermileri ile İngiliz İnflexıble ve Ocean zırhlıları ile Fransız Bouvet ve Goubis zırhlıları batırıldı.
Yine aynı gün Rumeli Mecidiye Bataryası komutanı Yüzbaşı Hilmi Bey’in emri ile topçu Teğmen Fahri Bey, Fransız Bouvet zırhlısını vurdu. Gemi Komutanı Rapeot ve 639 kişilik mürettebatı boğuldu. Birkaç kişi yüzerek kurtuldu.
Yine aynı gün Koca Seyid, İng. OCEAN zırhlısını vurdu…”

ÇANAKKALE SAVAŞINA BİZZAT KATILMIŞ OLAN GAZİ BEHİÇ ONBAŞI, SEYİT ONBAŞI’NIN 276 KİLOLUK TOP MERMİSİNİ SIRTINA ALIP NAMLUYA SÜRMESİNİ ANLATIYOR:

GAZİ BEHİC ONBAŞI

Benim çocukluğumda Erenköy’de oturuyordu.
Babamın tanıdığı olduğu için ara sıra ziyaretine gider, elini öperdik.
Isparta’nın Ulema köyünden olduğunu söylerdi.
İlerlemiş yaşına rağmen, vakit namazlarını Erenköy istasyonu yanında bulunan Zihni Paşa camiinde kılardı.
İşte ben, kendisini en çok bu camide görürdüm.
Namazdan sonra bazen avludaki kanepelerden birine oturur, ağaçların gölgesinde kendisini dinleyenlere Çanakkale hatıralarını anlatırdı.
Bir gün şöyle anlatmıştı: “Yavrucuğum! Ben Çanakkale Savaşı’na Topçu olarak katılmıştım.
Yüksek bir yerden dürbünle bakarak, karaya çıkarma yapan İngiliz birliklerinin yerini tespit ediyorduk.
Bir ara Katana Beygirlerinin zorlanarak çektikleri bir araba gördüm.
Arabanın üzerinde Kızılhaç bayrağı taşıyorlardı!
Arabayı üsteğmenime göstererek: ‘Komutanım! Ben bu arabanın ilaç değil, cephane taşıdığı kanaatindeyim. Baksanıza hayvanlar nasıl zorlanıyorlar!’ dedim.
Üsteğmenim dürbünle iyice baktıktan sonra: ‘Evet, haklısın Behic. Ben de aynı kanaatteyim. Ama uluslar arası anlaşmalar var. Kızılhaç Bayrağı taşıyan bir araca ateş edemeyiz’ dedi.
Ben yine ısrar ettim. ‘Komutanım! Harp hiledir. Bunlar, Kızılhaç Bayrağı ile bizi aldatmak istiyorlar.
Siz sorumluluğu üzerinize alın ve ateş emri verin.
Araba, menzilimizin içinde ve tam hedeftedir’ dedim.
Üsteğmenim sorumluluğu yüklenip ateş emrini vermesiyle namluyu ateşledim.
Mermi tam hedefini bulmuştu.
Büyük bir infilâk oldu. Hakikaten ilâç arabası ile cephane taşıyorlarmış.”
Yine Gâzi Behic Onbaşı’nın anlattığına göre, Rumeli Mecidiyesinde takım subaylarından Teğmen Fahri Bey vardı. Genç ve çok yaman bir topçu subayı idi.
Onun hakkında: “Top mermisi ile uçan kuşu bile vurur!” diyorlardı.
Batarya komutanı da Yüzbaşı Hilmi Bey idi.
Fransız Harp Gemisi, kıyılarımızı şiddetli bir top ateşine tutmuştu.
Teğmen Fahri Bey, bizzat kendisi top namlusunun yan ve yükseliş ayarlarını yaptı ve Fransız Harp Gemisi’ni hedefe aldı.
Batarya komutanı Yüzbaşı Hilmi Bey’in komutu ile top ateşlendi ve tam isabet kaydedildi.
Daha önce Anadolu Hamidiye Tabyasından atılan mermi ile yaralanan düşman zırhlısı vurulmuştu.
639 mürettebatı olan harp gemisi, boğazın serin sularına gömülürken ancak beş asker yüzerek kurtulabildi.
Fransız gemisinin batırılması üzerine İngilizler, Rumeli Mecidiyesini susturmak için çok şiddetli bombardımana başladılar.
Şarapnel parçaları, siperlerin üzerine ölüm saçarken takım subayı Fehmi Bey’in emriyle askerler, sığınağa doğru koştular.
O sırada bir İngiliz mermisi, cephaneliğe tam isabet etmişti.
Sığınağa yakın olan bu cephanelikte büyük bir patlama oldu.
Sığınağa koşan askerlerin önde olanları sığınağa ulaştılar.
Arkadan gelenler ise, cephanelikteki sarsıntının etkisiyle etrafa dağıldılar.
Sayıları 40 kişiydi.
14 tanesi şehid olmuştu. 24 yaralı vardı.
İki asker de yara almadan kurtuldular. Bunlardan biri, Edremit’in Çamlık Köyü’nden Mehmed oğlu Seyid idi. Diğeri de, onun takım arkadaşı olan Ali idi.
Ali, olup bitenleri anlamak için sürünerek biraz gerideki mevzilere baktı.
Yaralı askerler, şehidleri tespit ediyorlardı.
Ali, tekrar kendi topunun başına geldi.
Arkadaşları arasında Koca Seyid diye anılan asker ise, yerde baygın yatıyordu.
Ayıldığı zaman, yanında bulunan takım arkadaşı Ali’den başka kimseyi göremedi ve: “Arkadaşlar nerede?” diye sordu.
Ali, soğukkanlı bir şekilde: “Arkadaşlar mertebelerini buldular.14 şehid, 24 yaralımız var. Ayakta sağlam olarak seninle ben, sadece ikimiz kaldık” dedi.
Koca Seyid, denize doğru bir daha baktı.
Düşman gemileri, karaya iyice sokulmuşlardı.
Bombardıman devam ediyordu.
Geride bulunan tabya, bombardıman sonucu çökmüş ve üç asker hariç, herkes çöken toprağın altında kalmıştı.
Koca Seyid, tekrar gemilere baktı. Sonra, topa baktı.
Sonra da 276 kiloluk mermiye baktı ve : “Gel Ali, yardım et de şu gülleyi sırtıma alayım.” dedi.
Ali: “Bu mümkün değil, Koca Seyid!” diye karşılık verdi.
Koca Seyid tekrar, yerde duran mermiye baktı ve: “Bu mermi, lisân-ı hâl ile: Beni namluya sür, diyor!” dedi.
Ali, topun yan yatmış olan vincini kontrol etti.
Sonra, şaşkın şaşkın, arkadaşının yüzüne bakarak: “Kaldıramazsın Seyid” dedi.
Koca Seyid: “Hele bir deneyelim” diyerek ısrar etti.
Ali de: “Allah (c.c) yardımcımız olsun” dedi ve merminin ucundan tutarak yerden biraz kaldırdılar.
Mermiye gres yağı sürüldüğü için ellerinden kayıp yere düştü.
Parmaklarını toprağa bulayıp tekrar denediler.
Ali’nin yardımıyla Koca Seyid, mermiyi nihayet sırtına alabildi.
Sendeleyerek topa doğru yürüdü.
Merdiven basamaklarına ayağını attı. “Ya Allah! Bismillah” diyerek güçlükle mermiyi namluya sürdü ve kamasını kapadı.
Gerek Ali ve gerekse Koca Seyid her ikisi de numara eri değildiler. Bu sebepten dolayı, mermiyi namluya sürmenin dışında nişangâh ayarı yapmak, namluya yan ve yükseliş vererek hareket halinde olan hedefe tevcih etmekte pek usta değildiler.
Her şeye rağmen namluyu hedefe doğru çevirip mesafeyi tahminen ayarlayan Koca Seyid: “Bismillah” diyerek topu ateşledi.
Hedef Ocean Savaş Gemisi idi.
Bu sırada sığınağa koşup ölümden kıl payı kurtulan Batarya Komutanı Yüzbaşı Hilmi Bey, sığınaktan çıkıp sipere dönmüştü.
Atılan merminin, hedefe isabet ettiğini gördü: “Hangi yiğit, topu ateşledi!” diye merak ederek topun yanına geldi ve: “Sen miydin Seyid? Vurdun gemiyi” dedi.
Seyid Onbaşı’nın İng. Savaş gemisi Ocean’ı vurduğu bu top günümüzde İstanbul Harbiye Askeri Müzesinin bahçesindedir. Her gün yüzlerce ziyaretçi onu görmektedir.
Sultan II. Abdulhamid Han 1886 yılında ilgili fabrikaya bu toplardan 8 adet Çanakkale istihkâmları için sipariş verip 1889 da teslim almıştır. Daha sonra Asaf Paşa tarafından Çanakkale ye getirilmiş ve Rumeli Mecidiyesi ile Anadolu Hamidiye Tabyalarına yerleştirilmiştir.
SEYİD ONBAŞININ KULLANDIĞI TOPUN AKADEMİK HÜVİYETİ
1. Topun İsmi: Kahraman Nefer Seyid Topu
2. Topu Almanlardan satın alan: II. Sultan Abdulhamid
3. Topun sipariş tarihi: 1886
4. Sipariş verilen firmanın adı: Alman Kurup Firması
5.  Türkiye ye teslim tarihi: 1889
6.  Markası: Kurup Marka Çakılı Top
7. Namlu uzunluğu: 11,37 metre
8. Namlu Çapı: 35 cm
9.  Namlu ağırlığı: 85 ton
10.  Kundak boyu: 8,4 metre
11.  Toplam ağırlığı: 170 ton
12.  Mermi uzunluğu: 1,72 metre
13.  Mermi ağırlığı: 276 kg[1]

KAYNAK:Ömer Mustafa DÖNMEZ, TANIDIĞIM ÇANAKKALE GAZİLERİ, Kurtiş Matbaacılık, Kasım 2006
Seyit Onbaşı ve onun gibi adı bilinen veya bilinmeyen nice kahramanların manevi hatıralarını korumak ve yaşatmak bu vatanın evlatlarının boynunun borcudur. Mekanları Cennet olsun.
                  Başak Ayçin Büyükkurt / Dönmez



[1] Bkz. Çanakkale Savaş Alanları Gezi Günlüğü- shf. 116